29 Ekim 2012 Pazartesi

Yarış 2: Grete's Great Gallop Yarı Maratonu

Üzerinden iki hafta geçti ama meşguliyetten yarı maraton raporuna ancak sıra geldi. Daha fazla beklemeyelim, rapora geçelim.

Norveç günü koşusu olarak da geçen Grete'nin Büyük Koşusu yarı maratonu, NY Maratonunu 9 kez kazanma başarısını göstermiş olan, efsanevi Norveçli atlet Grete Waitz'ın anısına her sene Ekim başı-ortası civarlarında Central Park'ta koşuluyor. Yarışın gelirleri, kanserle mücadelesini 1.5 sene kadar önce kaybeden Waitz'ın kurduğu Aktiv derneğine kanser araştırmalarını desteklemek için aktarılıyor.

Yarı maraton koşusu, adından da anlaşılacağı üzere maratonun yarısına gelen 21km uzunlukta. Mesafe sadece yarıya düşse de yarı maratonun gerekirdiği hazırlık süresi ve verdiği hasar maratonun çok çok altında. Birçok koşucu kendisini bir senede en fazla iki maratonla sınırlarken, yarı maraton koştuktan 2-3 hafta sonra yarışın yorgunluğu gitmiş oluyor. Bu sebepten yarı maraton yarışlarına talep gitgide artıyor.

4 yarışlık dizinin ikinci yarışı olan Grete Yarı Maratonu'na yaklaşırken hedefim 21km'yi kişisel en iyi derecem olan 2 saat civarında bitirmekti. Maratona göre yüksek olan tempo bacaklarımın yorgunluk sınırını son bir kez daha denememi sağlayacaktı. Ne yazık ki, çalışma arkadaşımın sakatlığı yüzünden yarıştan bir önceki hafta sonu koşmayı planladığımız 32km'yi tamamlayamadık. Bu yüzden planları biraz değiştirip yarı maratondan önce 8-9 km koşarak maraton hazırlığının en önemli parçası olan 30 km'lik uzun koşuyu tamamlamaya karar verdik.

9 km'lik ısınma koşusunu yavaş tuttuğumuz sürece yarı maraton hızımın fazla etkilenmesini beklemiyordum ama cuma günü bir sürpriz haber daha geldi. Oturmakta olduğum binada başka bir daireye taşınmak için sıra bekliyordum ve cuma günü dairenin hazır olduğunu haber verdiler. Detaylarına girmeye gerek yok ama çeşitli nedenlerden dolayı cumartesi günü taşınmak zorunda kaldık. Bütün gün dolap, yatak, koltuk taşıdıktan sonra pazar sabahı kendimi yavaş yavaş parka doğru sürükledim.

Isınma koşumuzu parkın etrafında yavaş ama sonlara doğru artan tempoyla tamamladık. Daha bu kısa koşudan yarışın benim için çok kolay geçmeyeceği belli oldu. Önceki gün yaktığım ve yarış öncesi ağır yememek kuralım yüzünden yerine koyamadığım kalorilerin eksikliğinden dolayı bacaklarımda yarış öncesinin hızı yerine ağır bir yorgunluk vardı. Bu sebepten yarışı maraton temposunda (10 dakika/mil - 6 dakika/km) koşmaya karar verdim.

Yarışın ilk 12-13 km'sinde zorlansam da koşmaya devam ettim ama parkın etrafında iki turdan oluşan yarışın ikinci turunda Central Park'ın zorlu yokuşlarıyla mücadele edecek halim kalmadı. Geri kalan kilometreleri yürü/koş stratejisiyle geçtim. Yine de 9-9.5 dakika/mil - 5 dakika/km hızda koşup aralarda yürüyerek hedeflediğim zaman içinde kalmayı başardım. Bitiş çizgisini normal şartlar altında oldukça yavaş sayılabilecek 2:14:04'le geçtim.

Sonuç pek istediğim gibi olmasa da o kadar yorgunluğun üstüne istediğim tempoyu tutturabildiğim için parktan memnun ayrıldım. Benzeri bir tempoyla maratonu hedeflediğim 4 saat 15 - 30 dakika sınırı içinde bitirmem mümkün olacak.

Maratona gelirsek.

Yarışa bir hafta kaldı. Son iki haftayı fazla koşmadan, bacakları mümkün olduğunca dinlendirerek ve zihinsel hazırlık amacıyla Liz Robbins'in A Race Like No Other: 26.2 Miles Through the Streets of New York kitabını okuyarak geçirdim. NY Maratonu'nu her yönüyle inceleyen kitap ilgililere tavsiye edilir.

An itibariyle Amerika'nın doğu yakası Sandy kasırgasının etkisi altında. Kasırganın yarış saatine kadar şehri terketmesi ve yarış gününün son iki sene olduğu gibi güneşli olması bekleniyor.

4 Kasım Pazar günü, ben yarışı koşarken, NYRR'ın takip programı 10,20,30 ve 40 km'yi geçtiğimde Twitter üzerinden durum bildirimi yapacak. Başlama saatim NY saati ile sabah 10:55, Türkiye saati ile akşam 5:55. Takip etmek isterseniz adresim @callmeismail.

30 Eylül 2012 Pazar

Birinci Yarış: Marathon Hazırlık Koşusu - 18 mil (~29km)

Central Park'ta 3 turdan oluşan 18millik (29km) NYC Maraton Hazırlık Koşusu, maratonu düzenleyen NYRR grubunun klasik yarışlarından biri. Maratondan 6 hafta önce koşulan yarışın amacı katılımcılara ve sonbaharda diğer maratonları koşacak olanlara son bir deneme imkanı vermek. (ÖSS'ye hazırlanırken girdiğimiz deneme sınavları gibi bir nevi). Maratondan 8 mil (12 km) kadar kısa olan mesafe, yarış stratejinizi benzer şartlarda (yokuşlar ve inişler, yardım istasyonları ve diğer yarışçılar) denemek ve iyi bir zamanla bitiş çizgisini geçip güven kazanmak açısından önemli. Hazırlık sürecinde 42 km'lik tam yarış mesafesinin koşulmamasının sebebi bacaklara yarıştan 6 hafta önce gereksiz hasar vermemek.

Pazar günkü yarıştan önce sol ayağımda hafif bir sorun vardı. Bir önceki haftanın 30km'lik uzun koşusundan incinmiş çıkan ayağımın tekrar sorun çıkarmaya başlamasından korkuyordum. Planım oldukça yavaş başlayıp (6:45-7:00/km) kendimi iyi hissedersem ikinci yarıda hızlanmaktı.

Belki yarışa çok da önem vermediğimden, belki bir önceki hafta aynı mesafeyi sorunsuz koşmuş olmanın güveniyle Cumartesi günü 3-4 senelik koşu tecrübemde öğrendiğim herşeyin tersini uyguladım. Öğlen yemeğini geç ve ağır yedim, öğleden sonra 2-3 saat kadar uyudum ve akşam yemeğini gece çok geç saatte yedim. Sonuç? Hiç uyumadan geçen bir gece ve ağır bir mide. 

Saat 7'deki başlangıç için 6'dan biraz önce evden çıktım. Serin (10-12 derece civarı) ve rüzgarlı hava yarış için umut verdi ve başlangıç noktasına olan 5 km'lik yürüyüşümde uyanmamı sağladı. 

Başlangıç saati geldiğinde parkur hakkında son bilgilerimizi alıp (yarış direktöründen aktarıyorum: "Fazla söyleyecek birşey yok, üç tur atıyoruz Park etrafında"), yola koyulduk. Her ne kadar kendimi arkalara saklayıp yavaş başlamaya çalıştıysam da akıntıya kapılıp planımdan kilometre başına yarım dakika kadar daha hızlı başladım. 

Başlangıçtan 1 km kadar sonra Central Park'ın en büyük tepesi ve parkurun şüphesiz en çok küfür edilecek noktası olan Harlem tepesiyle yüzleştik. İlk tırmanışta fazla sorun olmadı.

5 kilometreyi geçerken bacaklarım hala yarı uykulu ve isyan halindeydi. Tek başıma bir Pazar koşusunda olsam muhtemelen çok uzatmadan bırakırdım ama hem etraftakilerden hem de 6. kilometre civarında bir turluğuna koşuya katılan, uzun koşuları normalde beraber yaptığım çalışma arkadaşım sayesinde aynı hızda ilerlemeye devam ettim.

10km civarında, ilk turu bitirirken, 6.-8. km'ler arası gelen iyimser hava çoktan dağılmıştı. Sol ayağım, sağ bacağım ve midem sorun çıkarıyordu. Kendimi yemeye ve içmeye zorlayarak enerji seviyemin çok düşmemesini sağlasam da, bir 5km daha ne zaman durmak zorunda kalacağımı kafamda planlayarak devam etti. 15. km'de arkadaşım ayrıldıktan sonra bir tuvalet molası verdim. Yarışlarda genelde tuvalet molasına ihtiyaç duymuyorum ama dediğim gibi bir önceki gün yaptığım beslenme hataları bu sefer beni mecbur bıraktı. Sıra beklemesiyle beraber mola bana 5 dakikaya mal oldu.

Moladan tamamen değişmiş olarak döndüm. O sürede bacaklarda biriken laktik asitin temizlenmesinden mi, son yediğim karbonhidrat jelinin kana karışmasından mı yoksa süre kaybetmenin verdiği telaştan mı bilmem, kilometre başına zamanlarım 6:30'dan 6:00 ve altına düştü. İkinci turu bitirirken ne ayağımdaki ne bacağımdaki ağrıdan eser kalmıştı.

Üçüncü tur aşağı yukarı aynı hızla devam etti. Harlem Hill'i üçüncü kez tırmanırken yorulup yürümeye başlayanları birer birer geçmek oldukça eğlenceliydi. Turun ortalarına doğru aynı hızı koruyup koruyamayacağım konusunda şüphelerim vardı. Çok zorlanırsam parkın ikinci büyük tepesi olan Cat Hill'i yürüyebileceğimi düşünerek moralimi yüksek tutmaya çalıştım. 27.km'de büyük tepeleri bitirmiş olmanın verdiği güven ve bitişe yaklaşmanın heyecanıyla biraz daha hızlandım (5:10/km). Son km'de arkadan hızla gelenlere geçilmemeye karar verdim ve önümdekilerin bir kısmını da geçip 3:08:43'de bitişe geldim.

Zamanım geçen seneye göre 1 dakika kadar kötü olsa da 5 dakikalık molayı kattığınızda bitiş süremden, özellikle koşunun ikinci yarısındaki performansımdan, oldukça memnun kaldım. Daha da önemlisi koşudan herhangi bir sakatlık olmadan çıktım. 

Tedbirli davranıp bu haftayı hafif geçirdim. Önümüzdeki hafta çalışma arkadaşımla yarışın önemli engellerinden olan Queensboro Bridge'i birkaç kez koşup tecrübe kazanmak istiyoruz. Ondan sonraki hafta da yine parkta yarı maraton yarışımız var. Maratondan 3 hafta önceki bu yarışa başlamadan 10km kadar koşup, toplamda 30km'lik bir hazırlık koşusu daha yapmış olmayı planlıyoruz.

21 Eylül 2012 Cuma

Maratona doğru

Koşu Türkiye'de pek ilgi gören bir spor dalı değil. Vaktiyle Süreyya Ayhan 1500 metrede bir yarış kazandığında bir heyecan oldu, Elvan 5000-10000'e ilgimizi çekti, belki bu sene yine Aslı Çakır Alptekin-Gamze Bulut dublesi sayesinde gene biraz 1500 konuştuk ama bu ilgi koltuktan kalkıp kendimizi yollara vurmamıza sebep olmadı.

Amerika ve Avrupa'da durum biraz farklı. 1970'lerde profesyonel atletlerin tekelinden çıkıp amatörlerin günlük hayatına giren koşu sporu, günümüzde en revaçtaki aktivitelerden. Herhangi bir şehirde herhangi bir hafta sonu binlerce kişinin katıldığı 1500 metreden - 5-10 km'ye kadar değişen uzunluktaki yarışlar normal sayılıyor. RunningUSA sitesine göre, geçtiğimiz sene ABD'de bitiş çizgisi yaklaşık 14 milyon kez geçildi. Birden çok yarış koşanları hesaba katarsanız en azından 4-5 milyon kişinin en az bir yarışa girdiği tahminini yapmak mümkün. Tabii yarış derken, katılanların çoğunun tek amacının kendi derecelerini geliştirmek olduğunu akılda tutmak lazım.

Maraton, toplam bitişlerin sadece %4'ünü oluştursa da (yaklaşık 500 bin), koşu sporunun en çok konuşulan ve ilgi gören mesafesi konumunda. Belki Olimpiyatlarda izlediniz, belki Avrasya maratonunun koşulduğu gün haberlerde kulak kabarttınız. Sadece uzun, çok uzun olduğunu biliyorsunuz. Belki sıradan insanların teşebbüs bile edemeyeceğini düşünüyorsunuz. 500 bin sayısından tahmin edebileceğiniz üzere 42 kilometre 185 metrelik maraton mesafesi 4-5 aylık bir hazırlık sürecinden sonra son derece ulaşılabilir bir mesafe.

Dört sene kadar önce, Minnesota'da yaşarken başladığım koşu sporuna şu sıralar Amerika'da koşunun merkezi olan NY'ta devam ediyorum (yukarıdaki resimde gorüldüğü üzere). Daha ileride bu spor hakkında öğrendiklerimi Türkçe aktarmaya çalışacağım ama önümüzdeki birkaç haftada bu seneki sonbahar dönemi yarışlarımla ilgili konuşacağım.

Bu pazardan başlamak üzere önümüzdeki 2 ay içinde 4 yarış hedefliyorum. Birincisi, 23 Eylül'de, 18 millik (29km) NYC Maratonu hazırlık koşusu. 14 Ekim'de NY Maratonu'nun efsanevi şampiyonlarından Norveç'li Grete Waitz'in adını taşıyan Grete's Great Gallop yarı maratonu'nu (21 km); 4 Kasım'da, Amerika'nın en büyük ve görkemli maratonu olan NY Maratonu'nu (42 km) koştuktan sonra; 17 Kasım'da 60 km'lik NYC 60K ultra-maratonuyla sezona nokta koyacağım. Hedefim yarışların hepsini bitirmek, mümkün olursa kendi en iyi derecelerimi geliştirmek. (Yarı maraton: 2:01:45, Maraton: 4:50, 60K: 7:15)

Birkaç gün sonra ilk yarış raporunda görüşmek üzere.

20 Eylül 2012 Perşembe

Kapitalizm Alzheimer arastirmalarini durdurdu!! (mu?)

Doktor bir arkadaşım Hürriyet'ten etkileyici bir başlığa sahip bir haber gönderdi bugün: "Alzheimer'da pes ettiler". NTVMSNBC'nin de kopyala-yapıştır metoduyla bildirdiği haberde ilaç üreticilerinin Alzheimer ilaçları bugüne kadar başarılı sonuçlar vermediği ve haliyle kar üretmediği için araştırmadan çekilme kararı aldıklarından dem vuruluyor. Açıklamayı yapan Eric Karran'ın firmaların konu üzerinde çalışmaya devam etmek istediği fakat yönetim kurullarının para kaybetmeye tahammül edemedikleri için buna izin vermediğini söylediği belirtiliyor.

Böyle bir haber gördüğünüzde tavsiyem haberdeki özel ismi (Eric Karran) Google'da taratmanız ve son 24 saat veya 1 hafta içindeki başlıklara bakmanız. Genelde Türk basını haberi dış kaynaklardan çevirmiş oluyor. Nitekim bu haberin de aslı şurada:

http://www.google.com/hostednews/ukpress/article/ALeqM5gp9n969mZw9JUlR2Ji2JF1mEBJAA?docId=N0245501347979775956A

Hürriyet'in haberinde iki sorun var.

Küçük olan hata çeviride. Mesela, Eric Karran'ın görevi "Bilim Dünyası Medya Merkezi sözcüsü" olarak aktarılmış. Halbuki kendisi "Alzheimer's Research UK" adlı sosyal kuruluşun araştırma stratejisi başkanı. Linkedin profilinden Karran'ın daha önce J&J, Eli Lilly ve Pfizer'da üst düzeyde görev almış bir bilimadamı olduğunu görüyoruz. Yani, eskiden endüstrinin içinde olsa da kendisi artık dışarıdan yorum yapıyor, ilaç firmaları adına konuşmuyor.

Yine son paragrafta bir firmada 300 kişinin bu konu üzerinde çalıştığından bahsedilmiş, ama Karran'ın dediği 300 kişilik grubun 14'e indirildiği. Bu hatalar muhabirin habere ne kadar satır doldurma amaçlı yaklaştığını gösteriyor.

Büyük ve affedilmez hataysa haberin atlanan kısmında. Eric Karran ilaç firmalarının başarıya ulaşamadığı tespitini yaptıktan sonra başarının formülünü de aktarmış: Devlet-Özel ortaklığı.

Yani diyor ki Karran, özel sektörde bu işin altından kalkacak sermaye yok, devletin riskin bir kısmını üstlenmesi lazım. Bu kesinlikle sıradışı bir öneri değil.

İlacın hastaya ulaşmasında iki önemli aşama var. Birincisi temel bilim kısmı. Yıllar sürer ve çok büyük emek ve sermaye gerektirir. Genelde üniversitelerde, devlet bursları veya bağışlarla fonlanan bu aşamada, hastalığın moleküler düzeyde ayrıntılarının anlaşılır ve çözüme yönelik strateji geliştirilir. İlaca gidebilecek yolu bulan araştırmacı bulgularını hakemli dergilerde yayınlar ve üniversitesi aracılığıyla buluşuna patent alır.

İlaç firmaları bu noktada devreye girer, patenti satın alır ve yine yüklü miktarda sermaye gerektirse de daha başa çıkılabilir ve daha az riskli olan ilaç geliştirme işini yapar, klinik deneylerle ilacın hastalığın seyrini etkilediğini gösterir. Karran klinik deneylerde devlet desteğinin arttırılması gerektiğini belirtiyor. Belirtilmese de, bu destek maddi olabileceği gibi, klinik deneylere hasta bulma veya devlet hastanelerini takipte kullanma gibi alanlarda da olabilir.

Özetlersek;
1) Alzheimer araştırmalarının durduğu falan yok. Sadece yön bulma çabası var.
2) Evet, ilaç firmaları kar etmek durumunda ama uzun dönemde hayatta kalmak istiyorlarsa Alzheimer ve kanser gibi çok insanı etkileyen hastalıklara yatırım yapmaktan pek de uzak duramazlar.
3) Muhabirlerin İngilizce öğrenmesi şart.

Bloga da dönmüş olduk bu arada. Türk gazetelerinde dikkatinizi çeken, kontrol edilmesini istediğiniz bilim haberlerini gönderiverin bu tarafa, bakalım.

19 Ağustos 2010 Perşembe

New York, New York, A Wonderful Town!

Üniversite yıllarıyla birlikte az çok sinemaya ve Amerikan dizilerine ilgi duymaya başladığımdan beri içimde bir uktedir NY'ta, Dünya'nın merkezinde yaşamak. Moleküler Biyoloji alanında doktora yapmak için yurtdışına çıkmak neredeyse bir mecburiyet olduğundan, İstanbul'lu olmanın da etkisiyle "Artık gideriz NY'a" dedim kendi kendime.

Dedim de, gitmek (kalıcı olarak gitmek) bir türlü kısmet olmadı. Doktora için önce Texas'ın Dallas'ında buldum kendimi. İnsanların sokakta yürümeye çekindiği, arabalarıyla bütünleştiği bu güneyli şehir pek hoşuma gitmedi.

Çalıştığım grup Dallas'tan Minneapolis'e taşınınca ben de peşlerinden sürüklendim. Kuzeyin ufak-tefek, havası soğuk, insanı sıcak şehri kalbimi çaldıysa da, bilimsel olanakları yetersiz kaldı.

Bu sene başında Nisan'a doğru doktora alacağım belli olunca başladım fellik fellik lab aramaya. Hem konusu bana uyacak, hem hocası tanınır olacak, hem de (mümkünse) NY'ta olacak. Şans bu ya, iki mülakata davet edildim, ikisi de NY'tan. Sonunda "Big Apple" buyur etti beni sınırları dahiline. Manhattan'ın göbeğinde, Rockefeller Üniversite'sinde göreve başlıyorum 1 hafta kadar sonra.

Pek yakında NY'tan bildirmek üzere.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Spirit Of The Marathon ****1/2

Yakın zamanda koşmaya başlayıp, gözümü (biraz korkarak da olsa) maratona diktiğimden 2007 yapımı belgesel "Spirit Of The Marathon" iki ilgi alanımın buluşmasını sağladı.

Film, maratonun tarihçesine şöyle bir değinip, 6 esas karakterine, Chicago maratonunu koşmaya hazırlanan 6 atletin hikayelerine geçiyor.

Atletlerden Deena Kastor ve Daniel Njenga, Dünya'nın bu dalda sayılı isimleri arasında. Olimpiyat bronz madalyası sahibi Kastor'un hedefi ilk büyük maratonunu kazanmak; Njenga ise iki ikincilik, bir üçüncülük aldığı Chicago'yu ilk kez kazanmak istiyor.

Bir amatör için oldukça iyi sayılabilecek 3 saat civarı zamanlara sahip Ryan Bradley, Boston maratonuna katılma barajı olan 3 saat 10 dakikanın altında koşmayı hedefliyor. Bir diğer amatör koşucu, doktora öğrencisi Lori O'Connor'ın hedefiyse ilk maratonunu tamamlamak.

Evli olduğu yıllarda sağlığını ihmal eden, boşandıktan sonra forma girmeye ve bu sayede hayatına tekrar çekidüzen vermeye çalışan Leah Caille, 42 kilometreyi ilk kez bitirmeye çalışan bir diğer atlet.

Son olarak, 65 yaşında ilk maratonunu koşup, 70'te 5. kez koşmaya hazırlanan Gerald Meyers, 40 yaşındaki kızıyla birlikte koşuyu tamamlamayı umuyor.

Başlarken hafif bir reality TV tadı, ki hiç sevmem, hissedilir gibi olsa da, insan hikayesinin suyunu çıkarmayan belgesel takdirimi kazandı. Kendisi de bir koşucu olan yönetmen Jon Dunham, atletlerinin hayatını filme alırken, uzun mesafe koşularının cazibesini ve zorluklarını ön planda tutmayı becermiş, sınırları zorlayan maratonun doğasında olandan öte dramaya izin vermemiş.

Düzenli koşuyorsanız, Spirit Of The Marathon'u izlemeniz şart. Bir sonraki uzun koşunuzda, bacaklarınız pes etmek üzereyken, Jeff Beal'in müziği eşliğinde Chicago maratonundan enfes kareleri hatırlayıp güç kazanabilirsiniz.

Korkutulmadıkça koşmayanlardansanız, filmden sonra spor ayakkabılarınızın tozunu alma ihtimaliniz yüksek. Ama hızlı başlamayın, ağır ağır. (Filmin başlarında gösterilen, 1908 olimpiyatlarında maratonu kazanan abi gibi olursunuz bak sonra)

18 Şubat 2008 Pazartesi

A Foreign Affair ***1/2

1954 yapımı müzikal Seven Brides For Seven Brothers'da Howard Keel kasabaya inip kendisine ve altı hırpani kardeşine bakması için Jane Powell'la evleniyordu. 2003 yapımı A Foreign Affair'de kardeşlerin sayısı daha az (iki), mesafe daha uzak (Amerika-Rusya), işler daha karışık.

Kuş uçmaz kervan geçmez çiftliklerinde yetiştirdiklerini yoldan geçenlere satarak yaşamlarını sürdüren Adams kardeşler, Jake (Tim Blake Nelson) ve Josh (David Arquette) yaşlı annelerinin ani ölümüyle sudan çıkmış balık gibi ortada kalır. Yaşça büyük Jake, ana kuzusu Josh'ın (ve kendisinin) perişan haline son vermek için bir kadın arayışına başlar ve sonunda bir gazete ilanında aradığını bulur.

Rusya'ya eş bulma turları düzenleyen bir internet şirketine ait ilanın peşine düşen Jake, karşı cinsin kendisinden daha çok ilgi gösterdiği utangaç kardeşini de tura katılmaya ikna eder. İkili St. Petersburg'a vardıktan sonra elinde planı, kafasında 14 gün içinde bir Rus kadınını nikah masasına oturtma kararıyla işe koyulan Jake, kardeşinden pek destek bulamaz. Zira önce çekingen davranan Josh, kendisine ilgi gösteren ilk Rus kızından sonra gecelerin adamı olup çıkıverir.

Tur üzerine belgesel çeken gazeteci Angela (Emily Mortimer, ki filmi izleme sebebimdir kendileri), Jake'in planlı programlı romantizm arayışını ilginç bulup Adams'ları takibe alır.

A Foreign Affair sağlam başlasa da ortalara doğru temposu ve etkisi azalıyor. Yine de ara ara parlayıp sönen ironi yüklü kara komedi sahneleri (Jake'in eş mülakatları gibi) filmi izlenir kılıyor. Zaten göründüğü kadarıyla yazar Geert Heetebrij'in de amacı aşk ve evlilik üzerine büyük laflar etmekten çok, küçük hikayesiyle konuyu ucundan hafif didiklemek, didiklerken de kahkaha attırmaktansa hafif gülümsetmek.

Tim Blake Nelson filmi başladığı gibi bitirirken, David Arquette'teki dönüşüm dikkat çekici. Filmin başında Lars And The Real Girl'ün Lars'ını andırırken (Ryan Gosling'e de benziyor laf aramızda), finale tam bir playboy olarak ulaşıyor. Emily Mortimer her zamanki iddiasız güzelliğinde. İzlerken sular seller gibi Rusça konuşmasına şaşmayın, zira kendileri Oxford'da Rusça eğitimi almış.

Bağımsızseverlere tavsiye edilir.