19 Ağustos 2010 Perşembe

New York, New York, A Wonderful Town!

Üniversite yıllarıyla birlikte az çok sinemaya ve Amerikan dizilerine ilgi duymaya başladığımdan beri içimde bir uktedir NY'ta, Dünya'nın merkezinde yaşamak. Moleküler Biyoloji alanında doktora yapmak için yurtdışına çıkmak neredeyse bir mecburiyet olduğundan, İstanbul'lu olmanın da etkisiyle "Artık gideriz NY'a" dedim kendi kendime.

Dedim de, gitmek (kalıcı olarak gitmek) bir türlü kısmet olmadı. Doktora için önce Texas'ın Dallas'ında buldum kendimi. İnsanların sokakta yürümeye çekindiği, arabalarıyla bütünleştiği bu güneyli şehir pek hoşuma gitmedi.

Çalıştığım grup Dallas'tan Minneapolis'e taşınınca ben de peşlerinden sürüklendim. Kuzeyin ufak-tefek, havası soğuk, insanı sıcak şehri kalbimi çaldıysa da, bilimsel olanakları yetersiz kaldı.

Bu sene başında Nisan'a doğru doktora alacağım belli olunca başladım fellik fellik lab aramaya. Hem konusu bana uyacak, hem hocası tanınır olacak, hem de (mümkünse) NY'ta olacak. Şans bu ya, iki mülakata davet edildim, ikisi de NY'tan. Sonunda "Big Apple" buyur etti beni sınırları dahiline. Manhattan'ın göbeğinde, Rockefeller Üniversite'sinde göreve başlıyorum 1 hafta kadar sonra.

Pek yakında NY'tan bildirmek üzere.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Spirit Of The Marathon ****1/2

Yakın zamanda koşmaya başlayıp, gözümü (biraz korkarak da olsa) maratona diktiğimden 2007 yapımı belgesel "Spirit Of The Marathon" iki ilgi alanımın buluşmasını sağladı.

Film, maratonun tarihçesine şöyle bir değinip, 6 esas karakterine, Chicago maratonunu koşmaya hazırlanan 6 atletin hikayelerine geçiyor.

Atletlerden Deena Kastor ve Daniel Njenga, Dünya'nın bu dalda sayılı isimleri arasında. Olimpiyat bronz madalyası sahibi Kastor'un hedefi ilk büyük maratonunu kazanmak; Njenga ise iki ikincilik, bir üçüncülük aldığı Chicago'yu ilk kez kazanmak istiyor.

Bir amatör için oldukça iyi sayılabilecek 3 saat civarı zamanlara sahip Ryan Bradley, Boston maratonuna katılma barajı olan 3 saat 10 dakikanın altında koşmayı hedefliyor. Bir diğer amatör koşucu, doktora öğrencisi Lori O'Connor'ın hedefiyse ilk maratonunu tamamlamak.

Evli olduğu yıllarda sağlığını ihmal eden, boşandıktan sonra forma girmeye ve bu sayede hayatına tekrar çekidüzen vermeye çalışan Leah Caille, 42 kilometreyi ilk kez bitirmeye çalışan bir diğer atlet.

Son olarak, 65 yaşında ilk maratonunu koşup, 70'te 5. kez koşmaya hazırlanan Gerald Meyers, 40 yaşındaki kızıyla birlikte koşuyu tamamlamayı umuyor.

Başlarken hafif bir reality TV tadı, ki hiç sevmem, hissedilir gibi olsa da, insan hikayesinin suyunu çıkarmayan belgesel takdirimi kazandı. Kendisi de bir koşucu olan yönetmen Jon Dunham, atletlerinin hayatını filme alırken, uzun mesafe koşularının cazibesini ve zorluklarını ön planda tutmayı becermiş, sınırları zorlayan maratonun doğasında olandan öte dramaya izin vermemiş.

Düzenli koşuyorsanız, Spirit Of The Marathon'u izlemeniz şart. Bir sonraki uzun koşunuzda, bacaklarınız pes etmek üzereyken, Jeff Beal'in müziği eşliğinde Chicago maratonundan enfes kareleri hatırlayıp güç kazanabilirsiniz.

Korkutulmadıkça koşmayanlardansanız, filmden sonra spor ayakkabılarınızın tozunu alma ihtimaliniz yüksek. Ama hızlı başlamayın, ağır ağır. (Filmin başlarında gösterilen, 1908 olimpiyatlarında maratonu kazanan abi gibi olursunuz bak sonra)

18 Şubat 2008 Pazartesi

A Foreign Affair ***1/2

1954 yapımı müzikal Seven Brides For Seven Brothers'da Howard Keel kasabaya inip kendisine ve altı hırpani kardeşine bakması için Jane Powell'la evleniyordu. 2003 yapımı A Foreign Affair'de kardeşlerin sayısı daha az (iki), mesafe daha uzak (Amerika-Rusya), işler daha karışık.

Kuş uçmaz kervan geçmez çiftliklerinde yetiştirdiklerini yoldan geçenlere satarak yaşamlarını sürdüren Adams kardeşler, Jake (Tim Blake Nelson) ve Josh (David Arquette) yaşlı annelerinin ani ölümüyle sudan çıkmış balık gibi ortada kalır. Yaşça büyük Jake, ana kuzusu Josh'ın (ve kendisinin) perişan haline son vermek için bir kadın arayışına başlar ve sonunda bir gazete ilanında aradığını bulur.

Rusya'ya eş bulma turları düzenleyen bir internet şirketine ait ilanın peşine düşen Jake, karşı cinsin kendisinden daha çok ilgi gösterdiği utangaç kardeşini de tura katılmaya ikna eder. İkili St. Petersburg'a vardıktan sonra elinde planı, kafasında 14 gün içinde bir Rus kadınını nikah masasına oturtma kararıyla işe koyulan Jake, kardeşinden pek destek bulamaz. Zira önce çekingen davranan Josh, kendisine ilgi gösteren ilk Rus kızından sonra gecelerin adamı olup çıkıverir.

Tur üzerine belgesel çeken gazeteci Angela (Emily Mortimer, ki filmi izleme sebebimdir kendileri), Jake'in planlı programlı romantizm arayışını ilginç bulup Adams'ları takibe alır.

A Foreign Affair sağlam başlasa da ortalara doğru temposu ve etkisi azalıyor. Yine de ara ara parlayıp sönen ironi yüklü kara komedi sahneleri (Jake'in eş mülakatları gibi) filmi izlenir kılıyor. Zaten göründüğü kadarıyla yazar Geert Heetebrij'in de amacı aşk ve evlilik üzerine büyük laflar etmekten çok, küçük hikayesiyle konuyu ucundan hafif didiklemek, didiklerken de kahkaha attırmaktansa hafif gülümsetmek.

Tim Blake Nelson filmi başladığı gibi bitirirken, David Arquette'teki dönüşüm dikkat çekici. Filmin başında Lars And The Real Girl'ün Lars'ını andırırken (Ryan Gosling'e de benziyor laf aramızda), finale tam bir playboy olarak ulaşıyor. Emily Mortimer her zamanki iddiasız güzelliğinde. İzlerken sular seller gibi Rusça konuşmasına şaşmayın, zira kendileri Oxford'da Rusça eğitimi almış.

Bağımsızseverlere tavsiye edilir.

15 Ekim 2006 Pazar

Kiss Me Kate ****

Kiss Me Kate, Ginger Rogers - Fred Astaire ikilisinin ses alanındaki karşılığı, soprano Kathryn Grayson ile bas Howard Keel'in birlikte çektiği üç filmin sonuncusu, uyarlama alanında deneysel sayılabilecek bir yapım.

Shakespeare'in "The Taming of The Shrew"unu sahnelemek isteyen büyük aktör Fred Graham (Howard Keel), müzik işini Cole Porter'a (Ron Randell) havale ettikten sonra, karşısına başrolde olaylı ayrıldığı eski eşi Lilli Vanessi'nin (Kathryn Grayson) geçmesini ister. Vanessi başta pek hevesli olmasa da, Fred'in yeni kız arkadaşı Lois Lane'le (Ann Miller) tesadüfen karşılaşınca, artık siz deyin kıskançlıktan, ben diyeyim intikam hırsıyla rolü kabul eder. Çekişmeler ve kovalamacalarla oyun gününe gelinir.

Karakterlerin tiyatro sahnesine çıktığı andan itibaren The Taming Of Shrew'un sahne uyarlaması başlıyor ve esas karakterlerin oyuna benzeyen hayatları, ancak arada perde indiğinde tekrar ilerlemeye başlıyor. Bir nevi film içinde film veya film içinde oyun fikrinin ileri noktaya taşınmış hali. Uyarlananla uyarlayanlar arasındaki bağlar üzerine az daha çalışılsa iyi bir noktaya gelecekmiş (Benzer bir yazım tekniği olarak The Adaptation geliyor değil mi akla, ister istemez)

Dans ve ses yetenekleri belli çizginin üzerinde olsa da müzikal sanatçıları genelde iki dalın birinde uzmanlaşmıştır. Şarkı söylese de Gene Kelly dansçı olarak; dans etse de Judy Garland sesiyle bilinir. Unutulmaması gereken bir prensip, müzikal evliliklerin de gerçek evlilikler gibi uyum istemesi. Aynı dalın iki ustası bir araya geldiğinde (misal Broadway Melody of 1940'de Eleanor Powell ve Fred Astaire gibi) tadına doyulmaz sahneler (aynı filmin final sahnesi, Begin The Beguine) ortaya çıkartırken, aksi durumda (usta bir dansçıyla ses sanatçısının bir araya konması halinde) neler olduğunu ise Royal Wedding'den hatırlamak mümkün. Dansları Astaire tek başına yaparken, şarkıları Powell söylemişti.

Howard Keel ve Kathryn Grayson yukarıdaki prensibi bir kez daha kanıtlarcasına, iki ses ustası olarak harika bir uyum yakalayıp, Cole Porter şarkılarıyla kulakların pasını siliyor. Başrollerini yalnız bırakmamak için elindeki yıldız havuzundan dansın kraliçesi Ann Miller'ın efsanevi topuklarını da kadroya dahil eden MGM bir olumlu puan daha alırken, filmin komedi yönünü Keenan Wynn ile James Whitmore tamamlıyor. Ve ilginçtir, ikili en büyük kahkahayı bir müzikal numarayla alıyor. Film boyunca ara ara sahne alan Bobby Van, Kurt Kasznar ve Bob Fosse, finalde yanlarına Carol Haney, Jeaney Coyne ve Ann Miller'ı alıp Gene Kelly sahnelerini hatırlatan bir dansa imza atıyor. (bu arada bir not, Coyne sonradan Kelly ile evlenmiş)

Filmi izlerken bazı alet edevatın (zar, eldiven vs) kameraya doğru atıldığını farkedebilirsiniz. Bunun sebebi filmin aslen 3D gösterim için çekilmiş olması (demek 1953'te varmış o teknoloji). Ama piyasaya çıkana kadar 3D işinin modası geçmiş, kopyaların yarısı 3D yarısı normal basılmış. O atılanlar da seyirci kendisine doğru bir şeyler atıldığını hissetsin, havaya girsin diyeymiş. (DVD belgeselinde Ann Miller söyledi, ben onun yalancısıyım)

Müzikal, her yönü (dans, müzik, komedi) tamam olduğunda gerçek tadını yakalıyor. Kiss Me Kate, en bilinen müzikallerden olmayabilir ama iyilerinden olduğu kesin.

Judgement at Nuremberg ****1/2

Masalla gerçek arasındaki en büyük fark ne ejderhalar, ne devler, ne de kurtarılmayı bekleyen prensesler. İkisini ayrı tutan en büyük unsur; masallarda siyahla beyazın, iyiyle kötünün şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlenmesine karşın, hayatın grinin tonlarında yaşanması. Judgement At Nuremberg, 2. Dünya Savaşı'nda, insanoğlunun uçlara en çok yaklaştığı anlardan birinde bile kimin haklı kimin haksız olduğuna karar vermenin zorluğunu, sinema tarihinin en güçlü oyuncu kadrolarından biriyle yansıtıyor.

Nuremberg'in hikayesi ilginç. Abby Mann'ın yapıtı önce Playhouse90 adlı TV programında bir bölüm olarak yayınlanıyor. "Antoloji" serisi adı verilen, günümüzde kayıp bir türe dahil programın özelliği, bir hikayenin baştan sona, seyirci karşısında, tek seferde, 90 dakika süre sınırlamasıyla oynanıp yayınlanması. Nuremberg bölümü iyi rating alamasa da Katharine Hepburn'un dikkatini çekiyor ve ondan da Spencer Tracy'ye ulaşıyor. Fikri beğenen Tracy, filmi daha önce birlikte çalıştığı Stanley Kramer'ın yönetmesini istiyor ve ekip toparlanmaya başlıyor.

Gerçek olaylardan esinlenen Nuremberg, Amerikanların Almanya'yı ele geçirdikten sonra Hitler dönemi yargıçlarını elebaşları gibi soykırım ve cinayet suçlarıyla yargılamasını temel alıyor. Savcı Lawson (Richard Widmark), sanıkların, hür iradeleriyle suçsuzları toplama kamplarına ve idama gönderen kararlara imza attığı tezini öne sürerken; savunma avukatı Rolfe (Maximilian Schell), müvekkillerinin istifa etmeyerek, olanlara karşı içeriden direnmeye çalışan kahramanlar olduğunu savunuyor. Ara ara mahkeme salonundan dışarı çıkan kamera, hakim Haywood (Spencer Tracy) aracılığıyla değişik sınıftan Almanlarla (asker kocası idam edilmiş bayan Bertholt (Marlene Dietrich) ve evin temizlik görevlileri iki örnek) tanışmamızı ve onların da görüşlerini almamızı sağlayıp o başta değindiğim iyi-kötü ayrımını yapmamızı iyice güçleştiriyor. 3 saatlik filmin gerilimi her geçen saniye artıyor, etkisi büyüyor.

Stanley Kramer, daha önce bahsettiğim Ship of Fools'taki gibi karakterlerine önem veriyor. Ana karakterlerin ve hatta çok az konuşacak yan karakterlerin sınırlarını, en ince ayrıntısıyla, senaryoyu fazla zorlamadan, akış içinde ve tabii oyuncularının gücüne dayanarak çiziyor. Dikkat çeken bir diğer nokta, dönemin filmlerinden pek alışık olmadığımız helde, kameranın oldukça serbest bırakılması. Uzun monologlar sırasında (ki fazlasıyla karşılaşıyoruz) ani yaklaşmalar ve uzaklaşmalarla, dikkati başka bir karaktere aktaran kaymalarla hem gerilim arttırılmış hem de mahkeme salonunun monotonlaşması engellenmiş.

Yazar Abby Mann'ın "sinema tarihinin en iyi kadrosu" olarak değerlendirdiği yıldızlar topluluğunun başında Spencer Tracy'yi izliyoruz. Etrafında tüm olan bitene karşın; sakin, vakur ve sempatik bir hava taşıyor. Savunma avukatı rolünde Maximilian Schell, tarifi mümkün olmayan bir hırs ve kuvvetle TV'de canlandırdığı rolü tekrar ediyor ve o sene Oscar'ı da alıyor. Daha da önemlisi "Hitler'in yargıçları"nın aslında iyi insanlar olabileceğine izleyiciyi ikna ediyor. Savcı rolünde Richard Widmark, söz aldığı sahnelerde Schell'in oyununa tedirgin edici bir sukunetle cevap veriyor. Sanık sandalyesindeki hakim Janning'i oynayan Burt Lancaster, bütün filmi suskun geçirdikten sonra gerilimin en yüksek noktaya ulaştığı anda görev başına geçiyor. From Here To Eternity'den tanıyabileceğiniz Montgomery Clift, tanık sandalyesinde tek başına akılda kalır bir 5-10 dakika sergilerken, Kaptan Kirk olarak bildiğimiz William Shatner da bir ufak rolü sahiplenmiş.

Normal şartlar altında unutulmaya mahkum iki karakter iki efsaneye teslim edilmiş. İlki, hakim Haywood'un arkadaşlık ettiği, eski Nazi subayının eşi Mrs Berthold rolünde Marlene Dietrich. Schell'in mahkeme salonundaki savunma görevini salon dışında üstleniyor. Diğer efsane ise kariyerinin sondan bir önceki filminde Judy Garland. Hani her dava film ve dizisinin standart sahnesi vardır. Avukat tanığı zorlar, gerilimi arttırır, tanık sonunda pes eder. Nuremberg, bu tip sahnelerin gördüğüm en iyi örneğini Garland - Schell ikilisi sayesinde barındırıyor. Avukatın yukarıda bahsettiğim tutkulu oyununa, Garland'ın A Star Is Born'la başlayan kariyerinin ikinci döneminde görmeye alıştığımız oyunu eşilik ediyor. "Gelmiş geçmiş en büyük eğlendirici", görüp görebileceğiniz en karanlık, en gergin sahnelerden birini, doğallığı ve oyunculuk hakimiyetiyle bir anıta dönüştürüyor. Filmin son kırılma noktasını da işaretleyen bu sahne, Garland'a Oscar adaylığı getirse de, ödül, müzikal West Side Story'yle Rita Moreno'ya gidiyor. Acı verici olan, yıllarca müzikallerde herkesi kendisine hayran bırakırken aday bile gösterilmeyen Garland'ın, dramatik bir rolüyle akademinin gözüne girdiğinde, akademinin fikir değiştirip müzikale ödül vermesi ve tabii sinema efsanesinin, The Wizard Of Oz'la aldığı "özel" genç oyuncu Oscar'ını saymazsanız, Akademi tarafından asla taçlandırılmaması. Neyse, Garland anılarına döndük konuyu dağıttık yine.

3 saatlik süresi gözünüzü korkutmasın. 2. Dünya savaşı ve Nazilerle ilgili tüm bildiklerinizi yanınıza alın, geçin filmin karşısına. Sonra bırakın Stanley Kramer, Abby Mann ve "sinema tarihinin en görkemli oyuncu kadrosu" fikirlerinizle oynasın, tüm kararlılığınızı kararsızlığa dönüştürsün.

13 Ekim 2006 Cuma

Little Women ****

Little Women serisinde son noktaya ulaştık sonunda. Aslında ilk noktaya. Sinema tarihini dört bir koldan takip ederken böyle terslikler doğabiliyor. Artık bundan sonra da kitabı okurum herhalde.

MGM, RKO'dan filmin tekrar çevrim (evet adı aynen böyle geçiyor) haklarını alırken belli ki sahne tasarımlarını ve dekorları da yanında hediye etmişler. Birçok sahne 1933 ve 1949 yapımı filmlerde aynı, sadece MGM'inkiler renkli.

1933 senaryosunun önemli bir avantajı, ilk 20 dakikanın tamamen dört kardeşin üzerine odaklanması ve bu sayede, Jo'nun film boyunca korumaya çalıştığı aile bağlarının altının daha iyi çizilmesi. 1949 yapımı filmde hediye alma sahneleri ve Laurie'yle karşılıklı el sallamalar biraz dikkat dağıtıyor. Tabii RKO'nun oyuncularının yaşlarını daha yakın seçmesinin de karakterler arasındaki ilişkiye etkisi var. MGM'in filminde Beth diğerlerinin yanında biraz çocuk ve uzak kalıyordu.

Deseler ki "gel genetikci kardeşim bir de sen çek bu filmi", yapacağım ilk iş herhalde Jo rolüne Katharine Hepburn'u getirmek olurdu. Kendimi övmek gibi olmasın ama filmin usta yönetmeni George Cukor da Hepburn'un bu rolü oynamak için doğduğunu düşünüyormuş. (tabii farkımız ben Hepburn'ün bütün bir kariyerinin ardından bu yorumu yaparken, Cukor'un emekleme çağındaki genç yeteneği görmesi) Little Women'la Cukor ve Hepburn'ün sekiz filme ve aşağı yukarı 20 yıla yayılacak ortaklığı başlamış. Bu kadar övdükten sonra garip gelecek ama Hepburn bu filmde henüz kendisini bulamamış. Sade oyunculuk tekniğinin o dönemde pek gelişmemiş olmasının da etkisiyle bazı sahnelerde çizginin biraz üstüne çıkıyor. Yine de genele bakıldığında doğru bir seçim. (aynı yıl hepburn dört oscarının ilkini Morning Glory filmiyle almış.)

RKO filmlerini izlemeye henüz başlamadığımdan (MGM bitsin ona da geliyorum, merak edilmesin) kadronun gerisi pek tanıdık değil. Süslü kardeş "Amy"yi oynayan Joan Bennett bizim 7 Numara dizisinden tanıdığımız (hatırlar mısınız bilmem TRT'nin ürettiği en iyi dizilerdendi "zannumca") Nuray Uslu'nun hık demiş burnundan düşmüş (bu noktada yine tarih karışması var. Nuray Uslu burundan düşmüş demek lazımdı) Jean Parker, Margaret O'Brien'dan daha iyi bir Beth çıkarmış (benim aklımsa hala 1994 filminden Claire Danes'in Beth'inde). Ailenin altın kalpli annesini oynayan Spring Byington, bu filmden beş sene sonra Capra klasiği "You Can't Take It With You"da yine anne rolünde kalbimizi çalmıştı.

Jo'yu, kariyeri boyunca bu karaktere yakın roller oynayan Katharine Hepburn'e teslim ederek öne çıkan Little Women'ın bu erken versiyonu sinema tarihinin sevilen hikayesinin gelişimini ve değişik ellerde şekillenmesini takip etmek isteyenler için tavsiyemdir.

10 Ekim 2006 Salı

2046 ***

2000 yılında "In The Mood For Love"la beğeni toplayan yönetmen Kar Wai Wong aynı çizgide bir filmle devam ediyor.

Hayal, gerçek ve anılar arasında gidip gelen 2046'yı anlaşılmaz kılmak için senaryo açıklığından fazlaca taviz verilmiş. Bir noktadan sonra insan takip etmekten bıkıp ilgisini kaybediyor ve "bitse de gitsek" düşüncesini su yüzüne çıkıveriyor.

Senaryonun dayanılmaz olduğu anlarda imdada karanlık ve çarpıcı görüntü yönetimi yetişiyor.

Mood For Love'ın başrollerini paylaşan Tony Leung Chiu Wai ve Maggie Cheung'un yanına 2046'da, Çin'in yeni parlayan yıldızı Ziyi Zhang eklenmiş.

Hani şöyle süslü bir tabak getirip koyarlar önünüze bazen. Seyretmeye doyamazsınız. İlk lokmayı ağzınıza atıp baharattan yanana kadar gördüğünüz en iyi yemektir. Ama ne yazık ki lokanta açmak için sofra düzeni çalışmak yetmiyor.