
Masalla gerçek arasındaki en büyük fark ne ejderhalar, ne devler, ne de kurtarılmayı bekleyen prensesler. İkisini ayrı tutan en büyük unsur; masallarda siyahla beyazın, iyiyle kötünün şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlenmesine karşın, hayatın grinin tonlarında yaşanması. Judgement At Nuremberg, 2. Dünya Savaşı'nda, insanoğlunun uçlara en çok yaklaştığı anlardan birinde bile kimin haklı kimin haksız olduğuna karar vermenin zorluğunu, sinema tarihinin en güçlü oyuncu kadrolarından biriyle yansıtıyor.
Nuremberg'in hikayesi ilginç. Abby Mann'ın yapıtı önce Playhouse90 adlı TV programında bir bölüm olarak yayınlanıyor. "Antoloji" serisi adı verilen, günümüzde kayıp bir türe dahil programın özelliği, bir hikayenin baştan sona, seyirci karşısında, tek seferde, 90 dakika süre sınırlamasıyla oynanıp yayınlanması. Nuremberg bölümü iyi rating alamasa da Katharine Hepburn'un dikkatini çekiyor ve ondan da Spencer Tracy'ye ulaşıyor. Fikri beğenen Tracy, filmi daha önce birlikte çalıştığı Stanley Kramer'ın yönetmesini istiyor ve ekip toparlanmaya başlıyor.
Gerçek olaylardan esinlenen Nuremberg, Amerikanların Almanya'yı ele geçirdikten sonra Hitler dönemi yargıçlarını elebaşları gibi soykırım ve cinayet suçlarıyla yargılamasını temel alıyor. Savcı Lawson (Richard Widmark), sanıkların, hür iradeleriyle suçsuzları toplama kamplarına ve idama gönderen kararlara imza attığı tezini öne sürerken; savunma avukatı Rolfe (Maximilian Schell), müvekkillerinin istifa etmeyerek, olanlara karşı içeriden direnmeye çalışan kahramanlar olduğunu savunuyor. Ara ara mahkeme salonundan dışarı çıkan kamera, hakim Haywood (Spencer Tracy) aracılığıyla değişik sınıftan Almanlarla (asker kocası idam edilmiş bayan Bertholt (Marlene Dietrich) ve evin temizlik görevlileri iki örnek) tanışmamızı ve onların da görüşlerini almamızı sağlayıp o başta değindiğim iyi-kötü ayrımını yapmamızı iyice güçleştiriyor. 3 saatlik filmin gerilimi her geçen saniye artıyor, etkisi büyüyor.

Stanley Kramer, daha önce bahsettiğim
Ship of Fools'taki gibi karakterlerine önem veriyor. Ana karakterlerin ve hatta çok az konuşacak yan karakterlerin sınırlarını, en ince ayrıntısıyla, senaryoyu fazla zorlamadan, akış içinde ve tabii oyuncularının gücüne dayanarak çiziyor. Dikkat çeken bir diğer nokta, dönemin filmlerinden pek alışık olmadığımız helde, kameranın oldukça serbest bırakılması. Uzun monologlar sırasında (ki fazlasıyla karşılaşıyoruz) ani yaklaşmalar ve uzaklaşmalarla, dikkati başka bir karaktere aktaran kaymalarla hem gerilim arttırılmış hem de mahkeme salonunun monotonlaşması engellenmiş.

Yazar Abby Mann'ın "sinema tarihinin en iyi kadrosu" olarak değerlendirdiği yıldızlar topluluğunun başında Spencer Tracy'yi izliyoruz. Etrafında tüm olan bitene karşın; sakin, vakur ve sempatik bir hava taşıyor. Savunma avukatı rolünde Maximilian Schell, tarifi mümkün olmayan bir hırs ve kuvvetle TV'de canlandırdığı rolü tekrar ediyor ve o sene Oscar'ı da alıyor. Daha da önemlisi "Hitler'in yargıçları"nın aslında iyi insanlar olabileceğine izleyiciyi ikna ediyor. Savcı rolünde Richard Widmark, söz aldığı sahnelerde Schell'in oyununa tedirgin edici bir sukunetle cevap veriyor. Sanık sandalyesindeki hakim Janning'i oynayan Burt Lancaster, bütün filmi suskun geçirdikten sonra gerilimin en yüksek noktaya ulaştığı anda görev başına geçiyor. From Here To Eternity'den tanıyabileceğiniz Montgomery Clift, tanık sandalyesinde tek başına akılda kalır bir 5-10 dakika sergilerken, Kaptan Kirk olarak bildiğimiz William Shatner da bir ufak rolü sahiplenmiş.

Normal şartlar altında unutulmaya mahkum iki karakter iki efsaneye teslim edilmiş. İlki, hakim Haywood'un arkadaşlık ettiği, eski Nazi subayının eşi Mrs Berthold rolünde Marlene Dietrich. Schell'in mahkeme salonundaki savunma görevini salon dışında üstleniyor. Diğer efsane ise kariyerinin sondan bir önceki filminde Judy Garland. Hani her dava film ve dizisinin standart sahnesi vardır. Avukat tanığı zorlar, gerilimi arttırır, tanık sonunda pes eder. Nuremberg, bu tip sahnelerin gördüğüm en iyi örneğini Garland - Schell ikilisi sayesinde barındırıyor. Avukatın yukarıda bahsettiğim tutkulu oyununa, Garland'ın
A Star Is Born'la başlayan kariyerinin ikinci döneminde görmeye alıştığımız oyunu eşilik ediyor. "Gelmiş geçmiş en büyük eğlendirici", görüp görebileceğiniz en karanlık, en gergin sahnelerden birini, doğallığı ve oyunculuk hakimiyetiyle bir anıta dönüştürüyor. Filmin son kırılma noktasını da işaretleyen bu sahne, Garland'a Oscar adaylığı getirse de, ödül, müzikal West Side Story'yle Rita Moreno'ya gidiyor. Acı verici olan, yıllarca müzikallerde herkesi kendisine hayran bırakırken aday bile gösterilmeyen Garland'ın, dramatik bir rolüyle akademinin gözüne girdiğinde, akademinin fikir değiştirip müzikale ödül vermesi ve tabii sinema efsanesinin, The Wizard Of Oz'la aldığı "özel" genç oyuncu Oscar'ını saymazsanız, Akademi tarafından asla taçlandırılmaması. Neyse, Garland anılarına döndük konuyu dağıttık yine.
3 saatlik süresi gözünüzü korkutmasın. 2. Dünya savaşı ve Nazilerle ilgili tüm bildiklerinizi yanınıza alın, geçin filmin karşısına. Sonra bırakın Stanley Kramer, Abby Mann ve "sinema tarihinin en görkemli oyuncu kadrosu" fikirlerinizle oynasın, tüm kararlılığınızı kararsızlığa dönüştürsün.