18 Eylül 2006 Pazartesi

It's A Wonderful Life *****

It's A Wonderful Life'ın başına gelenler, sinema tarihinin en bilindik hikayelerindendir. Gösterime girdiği 1946'da The Best Years Of Our Lives'ın karşısında tutunamayarak gişede başarısız olan film bir süre sonra hafızalardan silinir. Ta ki lisans hakkının yenilenmesinde hata yapılıp yayını serbest kalıncaya kadar. TV kanalları, sahipsiz kalan yılbaşı klasiğini döndürmeye başladığında, sinemada anlatılmış en sıcak hikayelerden birini, kusursuz bir senaryo ve eşsiz performanslarla birleştiren It's A Wonderful Life, hak ettiği noktaya, yıllar sonra da olsa, kavuşur.

Noel gecesi, tek bir adam, George Bailey (James Stewart), için gelen dualar üzerine cennetin başındakiler bir meleği yardıma göndermeye karar verir. Henüz kanatlarına kavuşamamış, ikinci sınıf melek Clarence'a (Henry Travers) görevine hazırlanması için Bailey'nin hayatı anlatılır. Kardeşini boğulmaktan kurtaran çocuk, büyüyüp yaşadığı ufak Bedford Falls kasabasından uzakta büyük hayallerinin peşinde koşmak isteyen gence dönüşür. Kasabadan ilk kurtulma denemesi, babasının yaşatmak için uğraştığı Building&Loan şirketini kasabanın zengini Mr. Potter'a (Lionel Barrymore) kaptırmamak uğruna, ikincisi ise şirketi teslim edeceği kardeşinin başka bir fırsatı değerlendirebilmesi için ister istemez iptal olur. Bedford Falls'la kalıcı hiçbir bağ kurmamaya kararlı George'un fikrini çocukluğundan beri ona aşık olan Mary (Donna Reed) değiştirir. Geçici olarak da olsa kasabadan uzaklaşmak için balayına gitme planları ise mali bir krizle suya düşer. Uzaklara gitme hayali yüzünden asla tam olarak mutlu olamayan George, yine de Bedford Falls için çabalamaya devam eder. Ta ki filmin başladığı Noel arifesine kadar.

Bailey'nin unutkan amcası Billy (Thomas Mitchell) büyük miktarda parayı kaybedince, inişli çıkışlı filmin en karanlık sahneleri başlıyor. Hesaplarda görünen açıktan dolayı George her şeyini kaybetmenin yanında bir de hapse girme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve tek kurtuluş olarak görünen intiharı seçer. Bu noktada kendince konuya müdahil olan melek Clarence, George'un hiç doğmamış olma isteğini yerine getirir.

Frank Capra'nın tipik "mutlu film" senaryosunda dikkati çeken tek bir saniyenin, tek bir karenin (iyi bir senaryodan beklendiği üzere) boşa harcanmamış olması. George'un filmin başında yaptığı bir espri finalde karşımıza çıkıyor, tanıtılan bir karakter illa ki tekrar söz hakkı alıyor ya da gösterilen bir olay mutlaka bir diğerine yol açıyor. Senaryonun bu yapısı, filmin her insan hayatının diğerlerine tahmin edilemeyecek ve azımsanamayacak ölçüde etki ettiği mesajına birebir uyuyor. Bu sağlam örgüye ilaveten, George ve Mary'nin ilan-ı aşk etmeleriyle evlenmeleri arasında geçen zaman gibi, tüm gereksiz ve tahmin edilebilir detayların dışarıda bırakılmış olması 130 dakikalık sürenin su gibi akmasını sağlıyor. (filmcritic.com'dan Christopher Null filmin bazı sahnelerde çok durağanlaştığını, ilerlemediğini iddia etmiş ki, ustamız olsa da kendisine katılmak elde değil.)

Karakterlerin yazımına bakıldığında hemen göze çarpan Bert ve Ernie gibi üçüncü dereceden yardımcı karakterlerin bile hayatları hakkında ufak detaylar verilirken Mr. Potter'ın, yani baş kötünün hiç detaylandırılmamış olması. Sadece tekerlekli iskemlede sağa sola gidilen ve kötülük yapan Potter'ın bunu niye yaptığı konusunda hiçbir fikrimiz yok. Ailesi, çocukları, geçmişi hakkında hiçbir detay yok. Bir zayıflık olarak görülebilecek bu seçimin sırrı bence Capra'nın kötü karakteri hikayeden mümkün olduğunca uzak tutmak istemesinde yatıyor. Çünkü, It's A Wonderful Life iyi insanların masalı (inanmıyorsanız son sahneye tekrar bakın). Mr. Potter, bu senaryoda ancak bir kar fırtınası ya da deprem gibi insanların yaşamını sarsabilen ama yıkamayan, insan dışı bir varlık halini alıyor.

Masalsı (ve kabul edelim, fazlasıyla naif bulunabilecek) hikayeyi inandırıcı kılma görevi oyuncuların omuzuna yüklenmiş. Sinemanın en "temiz" yüzlerinden ve tartışmasız en iyi aktörlerinden James Stewart her zamanki rahatlığıyla, en karanlık ve en komik anları yaşar ve yaşatırken; kamera karşısına geçtiği anda setteki herkesi büyülediği söylenen, izleyeni hayran bırakmak için bir gülümsemesi yeten Donna Reed ona eşlik ediyor. İki usta, havuza düşüp ıslandıktan sonra "Buffalo Gals" söyleyerek gezinirken, harap eve taş atıp dilek tutarken, kavga ettikten hemen sonra ilan-ı aşk ederken, her romantik filmde illa ki sözü edilen "uyumun" unutulmaz örneklerini sergiliyor.

İlk bu filmde izlediğim Lionel Barrymore'dan uzun süre nefret etmiş olmam, oyuncunun Mr. Potter'ı nasıl canlandırdığı hakkında ipucu veriyor (merak edenler için, bir diğer Capra filmi You Can't Take It With You'daki büyükbaba rolüyle kalbimi kazandı). Clarence rolünde Henry Travers dünya dışı karakterini benimsemiş. Ward Bond - Frank Faylen ikilisi Bert ve Ernie olarak, Thomas Mitchell unutkan amca Billy rolünde, Mary Treen ve Charles Williams ofiste çalışan kuzenler olarak başrolleri çevreleyen komedi atmosferini yaratıyor.

Bazen düşünüyorum da. It's A Wonderful Life düştüğü karanlıktan hiç kurtulmasaydı, acaba değişen bir şey olur muydu diye. Her morali bozulduğunda bir fincan çay eşliğinde iki saatini George Bailey'nin hikayesine ayıran biri olarak benim hayatım etkilenebilirdi belki. Film, bizden bir daha ayrılmamak üzere yanımızda olduğuna göre bunlar boş düşünceler. Önemli olan, karanlığın hemen arkasında aydınlığın beklediğini ve en büyük zenginliğin arkadaşlar olduğunu unutmamak.

Tabii bir de her zil çaldığında bir meleğin daha kanatlarına kavuştuğunu...

0 comments: