Garip adam şu Shyamalan. (adı da garip ama ben de aynı dertten muzdaribim, sesimi çıkaramıyorum) Önce ölülerle meşgul oldu, sonra çizgi romanlarla. Signs'ta uzaylılara da sataştıktan sonra The Village'da ormanda yaşayan kimliği belirsiz yaratıkları geriliminin baş unsuru haline getiriyor. Filmi izlerken, verdiğim notu 3 - 3.5 - 4 aralığında 7-8 kez değiştirdim sanırım.Dünyadan izole bir köy, hemen yanında bir orman (biraz koruyu andırıyor aslında). Orman, hemen Yüzüklerin Efendisi - Yüzük Kardeşliği'nde hobbitlerin Bree'ye doğru giderken girdikleri korkulan bölgeyi anımsatıyor. Geçilmemesi gereken bir sınır çizgisi, gözcüler ve korkunun sebebi "adı anılmayanlar". Zorlukları olsa da bir şekilde ilerleyen hayat, sınırın, ormandan istenmeyen misafirlerce geçilmiş olduğunu gösteren işaretlerle sekteye uğruyor.
Bu korkunun yanına bir de aşk hikayesi iliştirilmiş. Kör bir kız, suskun bir adam. Adam, uzaklardaki bilinmeyen kasabaya gidip hastalar için ilaç getirmek niyetinde. Konudan bahsetmeyi bu noktada bırakacağım ki Shyamalan filmlerinin asıl çekici noktası olan ani senaryo dönüşlerinin keyfini bozmayayım. Bir de uyarı, IMDB'de filmin sonunu başından söyleyen özetler mevcut, dikkatli olunuz.
Senaryoya şöyle toptan bakınca bir kararsızlık göze çarpıyor. Açılışta bir gerilim filmiyle karşılaşıyoruz. Diyalog kullanmadan korkuyu hissettiriyor yönetmen. Canavarlarını uzun süre göstermeyerek o bilindik "görmediğiniz yaratık en korkutucu yaratıktır" kuralını uyguluyor, ama canavarı kısa süreli de olsa biraz erken gösterme hatasını da yapıyor. (ara not: tekniğin üstadlarından biri Spielberg'dür. Jaws'ta bir köpekbalığını, Jurassic Park'ta dinozorları korkunç kıldığı gibi, ilk filmi Duel'de bir tır sürücüsünden korkmamızı sağlamıştır)

Ne var ki, zaman ilerledikçe gerilim ve izolasyon unsuru orman unutulmaya başlıyor. Romantik temalar, ana temaya sonunda bağlansa da, gerilim filmi için fazla uzayıp, dram için yetersiz kalıyor (hatta herşey bittikten sonra hala boşlukta sallanan bir garip aşk hikayesi de var) Finalde tekrar orman korkusuna dönülse de atmosfer kırıldığı için olsa gerek film aynı keyfi vermiyor (The Others'ı hatırlarsanız. Bir saniye olsun nefes almamıza izin vermemisti Amenabar. Gittik bir de ara vermeyen sinemada izledik onu ki, ne siz sorun ne ben söyleyeyim)
Senaryosuna yer yer bozulsam da Shyamalan'ın kamera kullanımını beğendim. Özellikle ilk yarıda, kamerasını, çok gerekli haller dışında, oyunculardan uzağa konuşlandırarak çevreden sürekli izleyenler (adı anılmayanlar) olduğu hissine kapılmamızı sağlıyor. Normalde durağan giden görüntüye tezat oluşturacak şekilde hareketli sahnelerde kamerayı omuzda kullanarak bizi de kovalamacaya dahil ediyor. Sorun, bunların hep ilk yarıda kalması.
İlk filmleriyle adını sağlamlaştıran Shyamalan, kendisine yıldız dolu bir ekip toplama ayrıcalığına sahip. Signs'ta da izlediğimiz, karanlık oyun stili yönetmenin stiline uygun Joaquin Phoenix suskun adamı oynarken halinden pek şikayetçi değil. Kör kızı, ki filmin büyük oranda başrolü, kariyerinin ilk büyük rolünü alan Ron Howard'ın kızı Bryce Dallas Howard kendisine yakışan bir sukunetle oynamış. Bu filmden sonra, yine bir kasaba filmi Manderlay'e gitmesi hoş bir tesadüf. Oscar'lı Adrien Brody köyün delisi rolünde fiziksel oyuna istediği kadar kaçma fırsatını yakalamış. William Hurt, Brendan Gleeson, Sigourney Weaver, Celia Weston kasabanın yaşlılar heyeti olarak yerlerine yakışmış. Bir de hayatı ufak rollerde geçen Judy Greer, tahmin edildiği üzere yine ufak bir rolde. Bu sefer en azından romantik komedi değil.The Village iyi başlayıp sonra biraz dengesini yitiren, sonda birkaç senaryo dönüşüyle kurtulmak için çırpınan bir film olmuş. Shyamalan hayranlarını hayalkırıklığına uğratabilir. Demek ki neymiş? Senaryo yazmaya oturmadan önce karar veriyormuşuz, gerilim mi dram mı.
0 comments:
Yorum Gönder