Agustos bocegi ile karincanin masalini bilirsiniz. Ne zaman calismanin erdemleri uzerine konusulsa bu ikili yardima kosmustur. Sov dunyasi her ne kadar diger tum mesleklerden farkli oldugunu iddia etse de klasik Ezop masalinin gecerlilik alani disinda degil. MGM'in, efsanevi Broadway yapimcisi Florenz Ziegfeld'e adanmis uclemesinin ikinci filmi Ziegfeld Girl, kat kat ihtisaminin altinda bir agustos bocegi - karinca masali iceriyor.Ziegfeld kizlari arasina katilmanin oneminin altini cizen sahnelerle acilan Ziegfeld Girl, 3 kahramanin tanitimina ve kesfedilmesine geciyor. Babasiyla ufak Vaudeville gosterilerinde sahneye cikan Susan (Judy Garland), Ziegfeld'e gosterilerini kabul ettirmek isterken kendisini onun muazzam kostumlerinin birinin icinde buluyor. Kizini Ziegfeld'e kaptiran baba (Charles Winniger) da menejeri olarak kizinin pesinden set arkasina geciveriyor. Bir magazada asansorculuk yapan Sheila (Lana Turner), Ziegfeld'in gozune takilinca "Yarin 11'de ofiste" olmasi emrediliyor. Erkek arkadasi Gil'in (James Stewart) hosuna gitmese de, Sheila "sov dunyasi"nin cekiciligine kapiliveriyor. Giristeki benzestirmeye gore agustos bocegi rolunu alan Sheila'nin hikayesi, filmin sahne arkasinin karanlik yuzune deginen bolumunu olusturuyor. Ziegfeld icin secmeye katilan kocasini dinleyen Sandra da (Hedy Lamarr) sahne arkasinda bir anda "kesfedilip", kocasi durumdan pek hosnut olmasa da, Ziegfeld kizlari arasina katiliyor.
Ziegfeld kizlarinin ilk gosterisi oncesinde onlari hazirlayan kisi uc olasiliktan bahsediyor. Ya o meshur merdivenin (hem gercek hem mecazi anlamda) basamaklarini tirmanip zirveye cikacaklar, ya gosteri dunyasini aileleri icin terkedecekler ya da onun pariltilarina kapilip silinecekler. Hangi kahramanin hangi yola sapacagini filmin baslarinda anlamak zor olmasa da buradan ceza puani yazmaya gerek yok, cunku zaten amac gerilim olusturmak degil, ders vermek. Yalniz, olasiliklari sayan arkadas en sonunda "Ziegfeld'in ekibine katilmasaniz da kaderiniz ayni olacakti" diyerek Broadway'in, Hollywood'un veya genelde sohretin yikici etkilerinin aslen karakterden geldigini ima ediyor. Alttan alta MGM'in kendini aklama - koruma refleksi havasi veren bu imanin dogrulugu tartisilabilir. Boyle bir mesajin verildigi filmde Judy Garland'in bulunmasiysa ironik.

Uc kahramanin hayatlarindaki erkekleri bir kenara atip Ziegfeld'in sovuna katilmasi ilk bakista filme feminist bir anlam da yuklese de ilerleyen sahnelerde donemin genel cizgisi olan "ailenin yuceligi" eksenine donuluyor.
Yildizlarin dolustugu kadronun ilk dikkat ceken ismi, adi en uste yazilan James Stewart. Muzikallerde pek gorunmeyen Stewart, sarki soyleyip dans etmiyor ama Lana Turner karsisinda bol bol dramatik sahne oynama firsati buluyor. Bir ara "kotu cocuk" olan karakteri, aktorun yapisina uymasa da sonlara dogru toparlayip, yine o bildik, dogal oyununu sergiliyor. Judy Garland, kendisi gibi Vaudeville kokenli bir aktrisi canlandirdigi filmde ilk kez MGM'in "ihtisam" uygulamasindan geciyor ve donemin klasik guzel anlayisina uymadigi icin genelde cocuksu rollerde kalan yildiz, ilk kez akranlari gibi suslu elbiseler, pahali takilar icinde gorunuyor. Filmin karincasi olan Judy, sesini bol bol kullanma firsati buluyor. Eglenceli muzikal numaralari agir dram arasinda nefes alma firsati veriyor. Zamanin iki guzeli Lana Turner ve Hedy Lamarr (bu zamanda da herhangi bir itirazla karsilasacaklarini sanmiyorum) hikayenin agir kismini tasiyor. Kararsizliklar, ayriliklar, kavusmalar arasinda pek de Ziegfeld'in sahnesine cikma firsati bulamiyorlar.
Ziegfeld uclemesinin genel ozelligi geregi yine goz alici setler ve kostumler bas planda. Yer yer cok yavas ve uzamis gibi gorunen bu "ihtisam" sahneleri biraz studyonun guc gosterisi gibi. Tabii bilgisayarli ozel efektlerin bulunmadigi donemde tasarlanan boyle devasa setleri bugunun seyircisi olarak bile goz ardi etmek mumkun degil.Uc hikayeyi birbirine dolayip anlatan filmin bazi noktalarinda hikayeler arasinda yumusak gecisler ve temaslar oluyor. Soderbergh'in "Traffic"indeki seviyeye ulasmasa da 1941 yapimi bir studyo filmi izledigimizi ve ilk amacin anlatimda orjinallik yakalamak degil, gorkemli setlerle seyirci cekmek oldugunu goz onune alip bu anlatimi da tebrik etmek lazim.
Broadway'in, hep adini duydugumuz sahne dunyasinin, dedikodulari Ziegfeld Girl'le tekrar sunuluyor. Gecen yillara ragmen hala benzer konuda filmlerin yapilmasi biz disaridakilerin, iceridekileri ne kadar merak ettiginin bir gostergesi olsa gerek. (iceridekilerin kendilerini disariya anlatma istegi de olabilir ama gelin onu simdilik es gecelim) Yildizdan ote efsanelerle suslu oyuncu kadrosu, muzikal numaralari ve akla durgunluk veren setleriyle Ziegfeld Girl klasik Amerikan sinemasindan hoslananlar icin kacirilmamali. Ama kimi sahnelerde "bitse ya artik" demeniz de kacinilmaz, benden soylemesi.
0 comments:
Yorum Gönder