1 Ekim 2006 Pazar

Breakfast At Tiffany's *****

Bazen oyuncu o kadar katkı yapar ki rolüne, ortaya çıkan karakter kendisinden ayrılmaz olur. Wizard Of Oz'un Dorothy'si Judy Garland'ın "Somewhere Over The Rainbow"u olmadan öksüz kalır. Godfather'ın Don Corleone'u gücünü Marlon Brando'nun yüz ifadesi ve tonlamasından almıştır. Dev görünmez tavşan "Harvey"nin arkadaşı James Stewart'tan, "The Sound Of Music"in dadısı Julie Andrews'den başkası olamaz. Ve aynı şekilde, Truman Capote'nin özgür perisi Holly Golightly "Breakfast At Tiffany's"i izleyenlerin gönlünde sinemanın zarif prensesi Audrey Hepburn'le aynı köşeye yazılmıştır.

Yakın zamanda "Capote" filminde başyapıtlarından "In Cold Blood"ı yazarken yaşadıklarını izlediğimiz yakın dönem Amerikan edebiyatının önemli ismi Truman Capote'nin bir diğer büyük yapıtı "Breakfast At Tiffany's" çekiciliğini başkarakterinden alıyor. Geçmişi ve geleceği belirsiz, günü yaşayan, bağımsız, görünüşte gamsız Holly'ye tanıştığınız anda bağlanıyorsunuz. Kitabı, Capote'yi memnun etmese de aslından biraz uzaklaşarak, senaryolaştıran George Axelrod, açılışını tabii ki siyah gece elbisesinde Tiffany's vitrinine bakarak kahvaltı eden Holly Golightly (Audrey Hepburn) ile yaparak filmin tamamen onun etrafında döneceğini belirtiyor.

Golightly'nin nasıl para kazandığını anlatıp karakteri hakkında ipucları veren neşeli açılış sahnelerinden sonra ikinci kahraman, yazar Paul Varjak (George Pappard) yeni taşınan üst kat komşusu olarak giriyor sahneye. Paul, uyku mahmuru Holly'nin yaşam felsefesi ve isimsiz kedisiyle tanışırken yüzünde taşıdığı hayranlık-şaşkınlık karışımı ifade izleyicinin de duygularını yansıtıyor. (bu arada bağımsızlığına düşkün kedinin Holly ile paralelliğinin de altını çizmekte fayda var)

Kapısındaki bir "aşığından" kaçan Golightly'nin yangın merdiveninden Varjak'ın odasına girmesiyle kulede esir prensesi kurtarmaya gelen prens masallarını hatırlıyoruz. Yazar olarak üretimi olmadığından kendisinden yaşlı bir kadından "aşkı" karşılığı para alan esir prens Paul'u kurtarmaya yeni arkadaşı Holly geliyor. Bu noktadan sonra ikilinin kavgaları, barışmaları ve değişmeleriyle ilerleyen film, asla yavanlaşmadan, kitaptan ciddi anlamda farklı finaline ulaşıyor.

Blake Edwards'ın yönetmenlik özellikleri, adeta 3 sene sonra çekeceği The Party'nin eskizlerini yaptığı parti sahnesinde ve Holly'nin asabi üst kat komşusu Mr. Yunioshi'nin hal ve tavırlarında kuvvetli biçimde hissediliyor. Edwards, romantik sahnelerde ise en büyük desteği Henry Mancini'nin müziğinden, özellikle Moon River'dan alıyor.

Holly Golightly'ye yaşam veren Audrey Hepburn, o tarifi imkansız aktrislerden biri. İncecik yapısı, zerafeti ve konuşmasıyla her filminde büyüleyen Hepburn, iyi yazılmış bir karakterle bir araya geldiğinde efsaneler arasına yerleşiyor. Henry Mancini'nin Moon River'ini elinde gitarıyla, filmin tamamındaki havasına aykırı şekilde sessiz ve sakin söylediği sahne, sinema tarihinin klasikleri arasındadır. (Blake Edwards sahneyi çok sevmiş olacak ki The Party'de bir benzerini Hepburn'u andıran fransız Claudine Longet ile çekmiş.)

Hepburn'un karşısında dönemin jönlerinden George Pappard, Pappard'a para sağlayan zengin kadın olaraksa Patricia Neal rol alıyor. Golightly'nin önce rahatsız edip sonra gönlünü alıverdiği üst kat komşusu rolünde MGM'in eski yıldızlarından Mickey Rooney'i izliyoruz (ilginç bir not. Patricia Neal bir sahnede Pappard'a "Demek aşk gerçekten Andy Hardy'yi buldu" diyerek Rooney ve Garland'ın "Love Finds Andy Hardy"sine bir gönderme yapıyor) İki usta Buddy Ebsen ve Martin Balsam'ı yine nispeten küçük rollerde izlemek mümkün.

"Korktuğumda ama neden korktuğumu bilmediğimde Tiffany's'e giderim" diyor Holly Golightly ve beni de beraberinde götürüyor. Korktuğumda ya da üzüldüğümde Audrey Hepburn'un yanında buluyorum kendimi, eski bir dosta tekrar kavuşmak için. Moon River'ı bir kez daha dinleyince hayat daha güzel görünüyor.

0 comments: