15 Ekim 2006 Pazar

Kiss Me Kate ****

Kiss Me Kate, Ginger Rogers - Fred Astaire ikilisinin ses alanındaki karşılığı, soprano Kathryn Grayson ile bas Howard Keel'in birlikte çektiği üç filmin sonuncusu, uyarlama alanında deneysel sayılabilecek bir yapım.

Shakespeare'in "The Taming of The Shrew"unu sahnelemek isteyen büyük aktör Fred Graham (Howard Keel), müzik işini Cole Porter'a (Ron Randell) havale ettikten sonra, karşısına başrolde olaylı ayrıldığı eski eşi Lilli Vanessi'nin (Kathryn Grayson) geçmesini ister. Vanessi başta pek hevesli olmasa da, Fred'in yeni kız arkadaşı Lois Lane'le (Ann Miller) tesadüfen karşılaşınca, artık siz deyin kıskançlıktan, ben diyeyim intikam hırsıyla rolü kabul eder. Çekişmeler ve kovalamacalarla oyun gününe gelinir.

Karakterlerin tiyatro sahnesine çıktığı andan itibaren The Taming Of Shrew'un sahne uyarlaması başlıyor ve esas karakterlerin oyuna benzeyen hayatları, ancak arada perde indiğinde tekrar ilerlemeye başlıyor. Bir nevi film içinde film veya film içinde oyun fikrinin ileri noktaya taşınmış hali. Uyarlananla uyarlayanlar arasındaki bağlar üzerine az daha çalışılsa iyi bir noktaya gelecekmiş (Benzer bir yazım tekniği olarak The Adaptation geliyor değil mi akla, ister istemez)

Dans ve ses yetenekleri belli çizginin üzerinde olsa da müzikal sanatçıları genelde iki dalın birinde uzmanlaşmıştır. Şarkı söylese de Gene Kelly dansçı olarak; dans etse de Judy Garland sesiyle bilinir. Unutulmaması gereken bir prensip, müzikal evliliklerin de gerçek evlilikler gibi uyum istemesi. Aynı dalın iki ustası bir araya geldiğinde (misal Broadway Melody of 1940'de Eleanor Powell ve Fred Astaire gibi) tadına doyulmaz sahneler (aynı filmin final sahnesi, Begin The Beguine) ortaya çıkartırken, aksi durumda (usta bir dansçıyla ses sanatçısının bir araya konması halinde) neler olduğunu ise Royal Wedding'den hatırlamak mümkün. Dansları Astaire tek başına yaparken, şarkıları Powell söylemişti.

Howard Keel ve Kathryn Grayson yukarıdaki prensibi bir kez daha kanıtlarcasına, iki ses ustası olarak harika bir uyum yakalayıp, Cole Porter şarkılarıyla kulakların pasını siliyor. Başrollerini yalnız bırakmamak için elindeki yıldız havuzundan dansın kraliçesi Ann Miller'ın efsanevi topuklarını da kadroya dahil eden MGM bir olumlu puan daha alırken, filmin komedi yönünü Keenan Wynn ile James Whitmore tamamlıyor. Ve ilginçtir, ikili en büyük kahkahayı bir müzikal numarayla alıyor. Film boyunca ara ara sahne alan Bobby Van, Kurt Kasznar ve Bob Fosse, finalde yanlarına Carol Haney, Jeaney Coyne ve Ann Miller'ı alıp Gene Kelly sahnelerini hatırlatan bir dansa imza atıyor. (bu arada bir not, Coyne sonradan Kelly ile evlenmiş)

Filmi izlerken bazı alet edevatın (zar, eldiven vs) kameraya doğru atıldığını farkedebilirsiniz. Bunun sebebi filmin aslen 3D gösterim için çekilmiş olması (demek 1953'te varmış o teknoloji). Ama piyasaya çıkana kadar 3D işinin modası geçmiş, kopyaların yarısı 3D yarısı normal basılmış. O atılanlar da seyirci kendisine doğru bir şeyler atıldığını hissetsin, havaya girsin diyeymiş. (DVD belgeselinde Ann Miller söyledi, ben onun yalancısıyım)

Müzikal, her yönü (dans, müzik, komedi) tamam olduğunda gerçek tadını yakalıyor. Kiss Me Kate, en bilinen müzikallerden olmayabilir ama iyilerinden olduğu kesin.

Judgement at Nuremberg ****1/2

Masalla gerçek arasındaki en büyük fark ne ejderhalar, ne devler, ne de kurtarılmayı bekleyen prensesler. İkisini ayrı tutan en büyük unsur; masallarda siyahla beyazın, iyiyle kötünün şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlenmesine karşın, hayatın grinin tonlarında yaşanması. Judgement At Nuremberg, 2. Dünya Savaşı'nda, insanoğlunun uçlara en çok yaklaştığı anlardan birinde bile kimin haklı kimin haksız olduğuna karar vermenin zorluğunu, sinema tarihinin en güçlü oyuncu kadrolarından biriyle yansıtıyor.

Nuremberg'in hikayesi ilginç. Abby Mann'ın yapıtı önce Playhouse90 adlı TV programında bir bölüm olarak yayınlanıyor. "Antoloji" serisi adı verilen, günümüzde kayıp bir türe dahil programın özelliği, bir hikayenin baştan sona, seyirci karşısında, tek seferde, 90 dakika süre sınırlamasıyla oynanıp yayınlanması. Nuremberg bölümü iyi rating alamasa da Katharine Hepburn'un dikkatini çekiyor ve ondan da Spencer Tracy'ye ulaşıyor. Fikri beğenen Tracy, filmi daha önce birlikte çalıştığı Stanley Kramer'ın yönetmesini istiyor ve ekip toparlanmaya başlıyor.

Gerçek olaylardan esinlenen Nuremberg, Amerikanların Almanya'yı ele geçirdikten sonra Hitler dönemi yargıçlarını elebaşları gibi soykırım ve cinayet suçlarıyla yargılamasını temel alıyor. Savcı Lawson (Richard Widmark), sanıkların, hür iradeleriyle suçsuzları toplama kamplarına ve idama gönderen kararlara imza attığı tezini öne sürerken; savunma avukatı Rolfe (Maximilian Schell), müvekkillerinin istifa etmeyerek, olanlara karşı içeriden direnmeye çalışan kahramanlar olduğunu savunuyor. Ara ara mahkeme salonundan dışarı çıkan kamera, hakim Haywood (Spencer Tracy) aracılığıyla değişik sınıftan Almanlarla (asker kocası idam edilmiş bayan Bertholt (Marlene Dietrich) ve evin temizlik görevlileri iki örnek) tanışmamızı ve onların da görüşlerini almamızı sağlayıp o başta değindiğim iyi-kötü ayrımını yapmamızı iyice güçleştiriyor. 3 saatlik filmin gerilimi her geçen saniye artıyor, etkisi büyüyor.

Stanley Kramer, daha önce bahsettiğim Ship of Fools'taki gibi karakterlerine önem veriyor. Ana karakterlerin ve hatta çok az konuşacak yan karakterlerin sınırlarını, en ince ayrıntısıyla, senaryoyu fazla zorlamadan, akış içinde ve tabii oyuncularının gücüne dayanarak çiziyor. Dikkat çeken bir diğer nokta, dönemin filmlerinden pek alışık olmadığımız helde, kameranın oldukça serbest bırakılması. Uzun monologlar sırasında (ki fazlasıyla karşılaşıyoruz) ani yaklaşmalar ve uzaklaşmalarla, dikkati başka bir karaktere aktaran kaymalarla hem gerilim arttırılmış hem de mahkeme salonunun monotonlaşması engellenmiş.

Yazar Abby Mann'ın "sinema tarihinin en iyi kadrosu" olarak değerlendirdiği yıldızlar topluluğunun başında Spencer Tracy'yi izliyoruz. Etrafında tüm olan bitene karşın; sakin, vakur ve sempatik bir hava taşıyor. Savunma avukatı rolünde Maximilian Schell, tarifi mümkün olmayan bir hırs ve kuvvetle TV'de canlandırdığı rolü tekrar ediyor ve o sene Oscar'ı da alıyor. Daha da önemlisi "Hitler'in yargıçları"nın aslında iyi insanlar olabileceğine izleyiciyi ikna ediyor. Savcı rolünde Richard Widmark, söz aldığı sahnelerde Schell'in oyununa tedirgin edici bir sukunetle cevap veriyor. Sanık sandalyesindeki hakim Janning'i oynayan Burt Lancaster, bütün filmi suskun geçirdikten sonra gerilimin en yüksek noktaya ulaştığı anda görev başına geçiyor. From Here To Eternity'den tanıyabileceğiniz Montgomery Clift, tanık sandalyesinde tek başına akılda kalır bir 5-10 dakika sergilerken, Kaptan Kirk olarak bildiğimiz William Shatner da bir ufak rolü sahiplenmiş.

Normal şartlar altında unutulmaya mahkum iki karakter iki efsaneye teslim edilmiş. İlki, hakim Haywood'un arkadaşlık ettiği, eski Nazi subayının eşi Mrs Berthold rolünde Marlene Dietrich. Schell'in mahkeme salonundaki savunma görevini salon dışında üstleniyor. Diğer efsane ise kariyerinin sondan bir önceki filminde Judy Garland. Hani her dava film ve dizisinin standart sahnesi vardır. Avukat tanığı zorlar, gerilimi arttırır, tanık sonunda pes eder. Nuremberg, bu tip sahnelerin gördüğüm en iyi örneğini Garland - Schell ikilisi sayesinde barındırıyor. Avukatın yukarıda bahsettiğim tutkulu oyununa, Garland'ın A Star Is Born'la başlayan kariyerinin ikinci döneminde görmeye alıştığımız oyunu eşilik ediyor. "Gelmiş geçmiş en büyük eğlendirici", görüp görebileceğiniz en karanlık, en gergin sahnelerden birini, doğallığı ve oyunculuk hakimiyetiyle bir anıta dönüştürüyor. Filmin son kırılma noktasını da işaretleyen bu sahne, Garland'a Oscar adaylığı getirse de, ödül, müzikal West Side Story'yle Rita Moreno'ya gidiyor. Acı verici olan, yıllarca müzikallerde herkesi kendisine hayran bırakırken aday bile gösterilmeyen Garland'ın, dramatik bir rolüyle akademinin gözüne girdiğinde, akademinin fikir değiştirip müzikale ödül vermesi ve tabii sinema efsanesinin, The Wizard Of Oz'la aldığı "özel" genç oyuncu Oscar'ını saymazsanız, Akademi tarafından asla taçlandırılmaması. Neyse, Garland anılarına döndük konuyu dağıttık yine.

3 saatlik süresi gözünüzü korkutmasın. 2. Dünya savaşı ve Nazilerle ilgili tüm bildiklerinizi yanınıza alın, geçin filmin karşısına. Sonra bırakın Stanley Kramer, Abby Mann ve "sinema tarihinin en görkemli oyuncu kadrosu" fikirlerinizle oynasın, tüm kararlılığınızı kararsızlığa dönüştürsün.

13 Ekim 2006 Cuma

Little Women ****

Little Women serisinde son noktaya ulaştık sonunda. Aslında ilk noktaya. Sinema tarihini dört bir koldan takip ederken böyle terslikler doğabiliyor. Artık bundan sonra da kitabı okurum herhalde.

MGM, RKO'dan filmin tekrar çevrim (evet adı aynen böyle geçiyor) haklarını alırken belli ki sahne tasarımlarını ve dekorları da yanında hediye etmişler. Birçok sahne 1933 ve 1949 yapımı filmlerde aynı, sadece MGM'inkiler renkli.

1933 senaryosunun önemli bir avantajı, ilk 20 dakikanın tamamen dört kardeşin üzerine odaklanması ve bu sayede, Jo'nun film boyunca korumaya çalıştığı aile bağlarının altının daha iyi çizilmesi. 1949 yapımı filmde hediye alma sahneleri ve Laurie'yle karşılıklı el sallamalar biraz dikkat dağıtıyor. Tabii RKO'nun oyuncularının yaşlarını daha yakın seçmesinin de karakterler arasındaki ilişkiye etkisi var. MGM'in filminde Beth diğerlerinin yanında biraz çocuk ve uzak kalıyordu.

Deseler ki "gel genetikci kardeşim bir de sen çek bu filmi", yapacağım ilk iş herhalde Jo rolüne Katharine Hepburn'u getirmek olurdu. Kendimi övmek gibi olmasın ama filmin usta yönetmeni George Cukor da Hepburn'un bu rolü oynamak için doğduğunu düşünüyormuş. (tabii farkımız ben Hepburn'ün bütün bir kariyerinin ardından bu yorumu yaparken, Cukor'un emekleme çağındaki genç yeteneği görmesi) Little Women'la Cukor ve Hepburn'ün sekiz filme ve aşağı yukarı 20 yıla yayılacak ortaklığı başlamış. Bu kadar övdükten sonra garip gelecek ama Hepburn bu filmde henüz kendisini bulamamış. Sade oyunculuk tekniğinin o dönemde pek gelişmemiş olmasının da etkisiyle bazı sahnelerde çizginin biraz üstüne çıkıyor. Yine de genele bakıldığında doğru bir seçim. (aynı yıl hepburn dört oscarının ilkini Morning Glory filmiyle almış.)

RKO filmlerini izlemeye henüz başlamadığımdan (MGM bitsin ona da geliyorum, merak edilmesin) kadronun gerisi pek tanıdık değil. Süslü kardeş "Amy"yi oynayan Joan Bennett bizim 7 Numara dizisinden tanıdığımız (hatırlar mısınız bilmem TRT'nin ürettiği en iyi dizilerdendi "zannumca") Nuray Uslu'nun hık demiş burnundan düşmüş (bu noktada yine tarih karışması var. Nuray Uslu burundan düşmüş demek lazımdı) Jean Parker, Margaret O'Brien'dan daha iyi bir Beth çıkarmış (benim aklımsa hala 1994 filminden Claire Danes'in Beth'inde). Ailenin altın kalpli annesini oynayan Spring Byington, bu filmden beş sene sonra Capra klasiği "You Can't Take It With You"da yine anne rolünde kalbimizi çalmıştı.

Jo'yu, kariyeri boyunca bu karaktere yakın roller oynayan Katharine Hepburn'e teslim ederek öne çıkan Little Women'ın bu erken versiyonu sinema tarihinin sevilen hikayesinin gelişimini ve değişik ellerde şekillenmesini takip etmek isteyenler için tavsiyemdir.

10 Ekim 2006 Salı

2046 ***

2000 yılında "In The Mood For Love"la beğeni toplayan yönetmen Kar Wai Wong aynı çizgide bir filmle devam ediyor.

Hayal, gerçek ve anılar arasında gidip gelen 2046'yı anlaşılmaz kılmak için senaryo açıklığından fazlaca taviz verilmiş. Bir noktadan sonra insan takip etmekten bıkıp ilgisini kaybediyor ve "bitse de gitsek" düşüncesini su yüzüne çıkıveriyor.

Senaryonun dayanılmaz olduğu anlarda imdada karanlık ve çarpıcı görüntü yönetimi yetişiyor.

Mood For Love'ın başrollerini paylaşan Tony Leung Chiu Wai ve Maggie Cheung'un yanına 2046'da, Çin'in yeni parlayan yıldızı Ziyi Zhang eklenmiş.

Hani şöyle süslü bir tabak getirip koyarlar önünüze bazen. Seyretmeye doyamazsınız. İlk lokmayı ağzınıza atıp baharattan yanana kadar gördüğünüz en iyi yemektir. Ama ne yazık ki lokanta açmak için sofra düzeni çalışmak yetmiyor.

7 Ekim 2006 Cumartesi

Anchors Aweigh ***

Bizim Kemal Sunal - Halit Akçatepe ikilisinin şarkı söyleyip dans edeni olarak tanımlayabileceğimiz Frank Sinatra - Gene Kelly takımının ilk ortak filmi Anchors Aweigh sonradan gelen "Take Me Out To The Ball Game" ve "On The Town"a taslak oluştursa da, içerik ve oyuncu kadrosu açısından onlardan zayıf kalıyor.

Los Angeles'da izne çıkan iki denizci, Jo (Gene Kelly) ve Clarence (Frank Sinatra), kendilerini Hollywood'a atar. Karşı cinsle ilişkiler konusunda tecrübeli Jo, derhal sevgilisi Lola'nın yolunu tutarken, utangaç Clarence, peşine takılıp arkadaşından tecrübelerini kendisiyle paylaşmasını ister. Lafı uzatmamak için anlatmayayım ama bir şekilde başlarına kalan ufak bir çocuğu evine götürüp, ona bakan halası Suzie (Kathryn Grayson) ile tanışınca, Clarence, Jo'ya aracı olması için daha çok baskı yapmaya başlar. Arkadaşına yardım etmeye çalışırken Jo haliyle işleri iyice karıştırır.

Türün on civarında örneğini izledikten sonra MGM müzikallerinden Charlie Kaufman senaryosu beklememek gerektiğini öğreniyor insan. (bunu not alalım, Kaufman aranacak, müzikal senaryosu istenecek) Yine de deli gönül senaryo tıkanmasın, akıp gidiversin istiyor. Senarist Isobel Lennart ise ısrarla belli olan (özellikle 49 yapımı diğer iki filmi izlediyseniz) sonu yazmamak için direniyor. Anchors'i Ball Game ve Town'la karşılaştırdığınızda ilk göze çarpan eksiklik ikincil aşk ilişkisini oluşturacak bir karakter. Filmin sonunda kimse eşsiz kalmıyor ama ikinci kıza isim vermeye bile üşenmiş senarist. Ayrıca komedi alanında önemli katkılarda bulunan Jules Munshin'in eksikliği de hissediliyor. MGM de bu eksiklikleri farketmiş olacak ki, Ball Game'de Betty Garrett ve Munshin; On The Town'da Ann Miller kadroya ek olarak geliyor.

Sinatra - Kelly ikilisine bu filmde soprano Kathryn Grayson eşlik ediyor. Grayson'la tanışıklığım Ziegfeld Follies ve Till The Clouds Roll By'daki kısa sahneleriyle sınırlı olduğundan (en önemli filmi Show Boat'u Netflix ne hikmetse elinde bulundurmadığından henüz izleyemedim) şimdilik Howard Keel'in "sinemaya gelmiş en güzel aktris" sözünü ve tabii sesine duyduğum hayranlığı iletmekle yetiniyorum.

Kelly - Sinatra malumunuz. Biri dans yeteneklerini, öbürü sesini konuşturuyor. Filmin en çok konuşulan sahnelerinden birinde Gene Kelly, Tom&Jerry'nin Jerry'siyle dans ediyor. Aslen sahneyi Mickey Mouse ile çekmek istemişler ama onun yaratıcısı Walt Disney teklifi reddetmiş. Kendisini oynayan piyanist Jose Iturbi'nin orkestrayla birlikte Woody Allen'ın Radio Days'inden aklıma takılmış olan Donkey Serenade'i çaldığı sahne de izlenmeye değer.

140 dakika yerine 100 dakika civarında bir yere kısaltılabilse, bir de bazı karakterlere biraz yatırım yapılsa klasikler arasında adını anıyor olacaktık. İnanmazsanız gerekli düzeltmelerin yapıldığı "Take Me Out To The Ball Game" ve filmin son hali "On The Town"a bakabilirsiniz.

Freeway ***1/2

Kırmızı başlıklı kız, annesinin yaptığı kekleri sepetine koyup büyükannesinin evine doğru yola çıkmış. Yolda karşısına çıkan kurt nereye gittiğini sorunca, annesinin yabancılarla konuşmaması üzerine öğüdünü unutan kırmızı başl... Efendim? Masal anlatmama mı şaşırdınız? Benim suçum yok, Matthew Bright da Freeway'de aynısını yapmış. Tabii masalı biraz günümüze uyarlayarak.

Bright'ın kırmızı başlıklı kızı Vanessa'nın (Reese Witherspoon) annesi hayat kadını, üvey babası uyuşturucu bağımlısı. Polis, bir baskında ikisini birden tutuklayınca sosyal servis görevlisi okumayı zorlukla beceren liseli kızı devlet yurduna götürmek üzere gelse de, hiç görmediği büyükannesinin yanına gitmeyi kafasına koymuş olan Vanessa kaşla göz arasında sepetini koluna taktığı gibi döküntü arabasına atlayarak kendini "orman içindeki dar patikaya", pardon "geniş düzlüklerde akıp giden otoyola" atıveriyor. Hikayenin kurdu Bob (Donald Sutherland), Vanessa'nın arabasının bozulmasıyla sahne alıyor. Kibar görüntüsüyle genç kızı arabasına davet eden Bob'un gerçek kimliği ortaya çıktığında kırmızı ceketli Vanessa'nın yolculuk planları da mecburen değişmeye başlıyor.

Masalı taslak olarak kullanan Bright, bir alt mesaj olarak insanoğlunun "armut dibine düşer" sözüne bağımlılığını ve karşısına çıkanları dış görünüşlerinden çabukça yargılamasını eleştirmiş. Masal uyarlaması taze bir fikir olarak senaryoya artı puan kazandırsa da bazı noktaların biraz daha ayrıntılandırılması faydalı olabilirmiş.

Masaldan filme geçerken çocuksu saflığını koruyan Vanessa rolüne masum yüzüyle Reese Witherspoon geçmiş. Walk The Line'la geçen sene Oscar'a kavuşan aktris, adeta bir oyunculuk çalışması olarak, duygusal çeşitliliğin her yönüne gitmesi için tasarlanmış rolü, fazla falso vermeden canlandırarak perşembenin gelişini çarşambadan bildiriyor. Kötü adam olarak, yine bu filmden çok sonra asıl şöhretine ulaşacak olan, Donald Sutherland iyi iş çıkarıyor.

Kırmızı başlıklı kızı takip eden polis ikilisini canlandıran Dan Hedaya ile Wolfgang Bodison, Bob'ın eşi olarak Brooke Shields, Vanessa'nın karşısına çıkan akıl hastası rolünde hafif uçuk Brittany Murphy yan kadrodan akılda kalan isimler.

Değişik bir senaryo ve kaliteli başrol oyuncularının birleşiminden doğan Freeway herkese çekici gelmeyebilir ama bir göz atmakta fayda var.

Little Women ****

"Elit sinemaseverler" için sinema ancak ağır ve moral bozucu olduğunda değer kazanır. Genç kız ve delikanlının birbirine koştuğu final, genel değerlendirmede filme en az bir yıldız kaybettirir. Neyse ki, Louisa May Scott'ın satırlarını 1949'da filme uyarlayan MGM, eleştirmendense izleyiciye yakın durmayı tercih etmiş, mutlu aile tablosunu Technicolor renklerle beyazperdeye çizmiş.

Günümüz şartlarında aşırı sayılacak derecede iyi kalpli dört kızkardeşin, dört "küçük kadının", çocukluktan çıkışını anlatan klasik "Little Women", Amerikan iç savaşını ve onun getirdiği maddi sorunları silik bir arkaplan olarak kullanıyor. Genç kızlardan "yazar" Jo (June Allyson), kardeşlerinin, özellikle güzelliğine düşkün Amy'nin (Elizabeth Taylor), çok ciddiye aldığı toplum kurallarının dışına çıkmaktan çekinmeyerek ingiliz Jane Austen'in karakterleri gibi zamanının ilerisinde olduğunu hissettirse de; zamanın akmamasını, ailelerinin hep birarada ve eskide kalmasını istemesiyle kendi içinde ufak bir çelişki yaratıyor. Çelişkinin dışarı yansıması olarak, kendisi zengin komşularının torunuyla arkadaşlık ederken ablasının başka bir erkeğe gönlünü kaptırması Jo'yu memnun etmiyor. Gönül ilişkilerinden yola çıkıp bunun ötesine geçen aydınlık ve karanlık zamanlarla, hayatın ufak oyunlarıyla, dört küçük kız gözlerimizin önünde büyüyor.

Senaryo hakkında daha derin incelemeleri edebiyatçılara bırakıp, filmin zengin oyuncu kadrosuna döndüğümüzde önce Jo rolünde June Allyson çarpıyor gözümüze. Işıl ışıl gülümsemesiyle mutluluk saçan Allyson, inatçı karakterinin hakkını veriyor. Büyük oynamayı seven Elizabeth Taylor, dış görünüşüne düşkün Amy'yi, Jo'ya tezat oluşturacak şekilde canlandırıyor. Büyük abla rolünde Janet Leigh'in rolü kısa. En küçük kardeş, utangaç Beth rolü ise MGM'in çocuk yıldızı Margaret O'Brien'a düşmüş. Etrafındaki ablalarını taklit etmeye çalışan O'Brien, ne yazık ki fazla melodramatik kaçmış. Meet Me In St. Louis'de Judy Garland karşısında daha küçük yaştayken çıkardığı masum ve abartısız oyunu aradı gözler.

Ailenin anne-babası olarak Mary Astor - Leon Ames "Meet Me In St. Louis"deki çifti bozmadan buraya taşımış. Easter Parade'de "A Fella With An Umbrella" olarak tanıdığımız Peter Lawford da Laurie olarak vaktini genelde June Allyson'a hayran hayran bakmakla geçirmiş.

Little Women, aynı, oyuncularını (ve görünüşe göre dekorunu) ödünç aldığı Meet Me In St. Louis gibi bir mutlu aile hikayesi. Bittiğinde hoş bir iz bırakıyor zihninizde. Hala "mutlu film olmaz olsun" diyenlerdenseniz, filmin bu yönünü görmezden gelip feminist mesajlarına veya gençlik-ergenlik dönüşümü üzerine söyleyeceklerine kulak verebilirsiniz.

4 Ekim 2006 Çarşamba

Sky High ***1/2

Friends'in hangi bölümüydü hatırlamıyorum ama (sanırım) Joey şöyle birşeyler diyor:
"Tatlı tavuk, kötü; ekşi, tavuk kötü; ekşi-tatlı tavuk, harika"
Joey'nin yemek felsefesine katılır mısınız bilmem ama Sky High, benzer bir formülle başarıyı yakalamış:
"Lise komedileri, klişe; süper kahraman maceraları, klişe; süper kahramanlar lisesi, eğlenceli"

Will Stronghold (Michael Angarano) süper kahramanlığın neredeyse sıradan olduğu bir kasabanın iki ünlü ismi Commander - Steve Stronghold (Kurt Russell) ile Jetstream Josie'nin (Kelly Preston) oğlu olsa da henüz anne babasına benzer güçlere sahip değildir (ki çok da mantıksız bir yaklaşım değil. Marion Jones'la Tim Montgomery'nin çocuğu da ana karnından çıkarken sprinter değildi. Belki biraz dopingle... Neyse dağıtmayalım konuyu).

Güçsüzlük durumu lisenin ilk günü daha da ciddileşir. Will, okul servisinde (ki o da süper) arkadaşlarından gerçeği saklamayı başarsa da öğrencileri "kahramanlar" ve "kahraman yardımcıları" (batman - robin) olarak ayıran okul koçundan kurtulamaz ve çocukluk arkadaşı, bitki büyütme güçlerine sahip, Layla (Danielle Panabaker) ile birlikte "yardımcılar" bölüğüne dahil olur.

"Kahraman" sınıfındakilerin yoğun baskısı altındaki "yardımcılar" sınıfına tam alışmışken babasından kalıtım yoluyla geçen güce aniden kavuşan Will (hadi bu seferlik ayrıntısını sormayalım), bu noktadan sonra biraz da kaymak tabakanın arasında gezinerek filme lise hayatının iki tarafını özetleme ve pek sevilen "iyi çocuk güç sahibi olunca nasıl kötüye döner" temasını deşme şansı veriyor.

Oldukça riskli, yerden yere vurulmaya müsait bir konu seçen senaristler Hernandez, Schooley ve McCorckle birbirinden uzak ve sinema anlamında her zerresi kullanılmış iki dünyayı birleştirirken mizahi yeniliği kesişim noktalarında yakalıyor. Bu noktada Buffy The Vampire Slayer geliyor hemen akla. Joss Whedon da Buffy'yi mezuniyet balosuna gitmekle dünyayı kurtarmak arasında az tereddütte bırakmadı. Kendilerini çok ciddiye almadan bir anlamda iki türün parodisini yapan üçlü, ne çok derin bir lise atmosferi ne de yepyeni güçlere sahip süperkahramanlarla uğraşarak vakit kaybetmiş.

Çoğunlukla iyi gitse de senaryo ara ara klişenin çekiciliğinden kurtulamamış. Anne-babayı memnun etmeye çalışan çocuk ve hissettiği baskı, güçlünün zayıfı ezme isteği ve insanoğlunun kendini güce kaptırıvermesi gibi konular filme ağırlık kazandırmak ve sırf eğlencelik olmaktan çıkarmak amacıyla eklenmiş. Walt Disney filmlerinde genelde görülen bir eğilim, kabullenip kısa tutulmalarına sevinmek lazım.

Genç bir kadroya sahip filmin başrolünde, geçmişinde Seabiscuit ve Almost Famous adları dikkat çeken Michael Angarano'yu izliyoruz. Çocukluk arkadaşı olarak ise Buffy'nin yardımcısı Willow (Allyson Hannigan) gibi kızıl saçlı ve sempatik, Empire Falls'tan tanıdık Danielle Panabaker rol almış. Anne-baba süperkahramanlar Kurt Russell ve Kelly Preston çok hoşuma gitti. Çocuklara ait bir filmde büyükler olarak oyunculuk yeteneklerine pek ihtiyaç duyulmasa da hem birbirlerine hem süperkahramanlığa yakışmışlar. Hani diyorum "The Incredibles" animasyon harici bir alanda yaşayacaksa düşünülebilir (Holly Hunter'ın sesi ve aksanı o filmde anneye iyi gitmişti ama yapıdan kaybediyor kendisi). Kelly Vitz, Jake Sandvig, Mary Elizabeth Winstead, Will Harris, Nicholas Braun ve Kevin Heffernan filmin kahramanları meşgulken eğlendirme görevini üstleniyor. Son olarak iki usta Kanadalı komedyen, Kevin McDonald ile NewsRadio'dan Dave Foley de hoş sürprizler olarak eklenmiş (bu arada iki ismin NewsRadio'da McDonald'ın konuk oyunculuğunda karşılıklı oynadığını da eklemek isterim)

İki klişenin birleşiminden yeni bir tat oluşturan Sky High eğlenceli. Buffy The Vampire Slayer ve benzeri yapımlar hoşunuza gittiyse kaçırmayın.

1 Ekim 2006 Pazar

Breakfast At Tiffany's *****

Bazen oyuncu o kadar katkı yapar ki rolüne, ortaya çıkan karakter kendisinden ayrılmaz olur. Wizard Of Oz'un Dorothy'si Judy Garland'ın "Somewhere Over The Rainbow"u olmadan öksüz kalır. Godfather'ın Don Corleone'u gücünü Marlon Brando'nun yüz ifadesi ve tonlamasından almıştır. Dev görünmez tavşan "Harvey"nin arkadaşı James Stewart'tan, "The Sound Of Music"in dadısı Julie Andrews'den başkası olamaz. Ve aynı şekilde, Truman Capote'nin özgür perisi Holly Golightly "Breakfast At Tiffany's"i izleyenlerin gönlünde sinemanın zarif prensesi Audrey Hepburn'le aynı köşeye yazılmıştır.

Yakın zamanda "Capote" filminde başyapıtlarından "In Cold Blood"ı yazarken yaşadıklarını izlediğimiz yakın dönem Amerikan edebiyatının önemli ismi Truman Capote'nin bir diğer büyük yapıtı "Breakfast At Tiffany's" çekiciliğini başkarakterinden alıyor. Geçmişi ve geleceği belirsiz, günü yaşayan, bağımsız, görünüşte gamsız Holly'ye tanıştığınız anda bağlanıyorsunuz. Kitabı, Capote'yi memnun etmese de aslından biraz uzaklaşarak, senaryolaştıran George Axelrod, açılışını tabii ki siyah gece elbisesinde Tiffany's vitrinine bakarak kahvaltı eden Holly Golightly (Audrey Hepburn) ile yaparak filmin tamamen onun etrafında döneceğini belirtiyor.

Golightly'nin nasıl para kazandığını anlatıp karakteri hakkında ipucları veren neşeli açılış sahnelerinden sonra ikinci kahraman, yazar Paul Varjak (George Pappard) yeni taşınan üst kat komşusu olarak giriyor sahneye. Paul, uyku mahmuru Holly'nin yaşam felsefesi ve isimsiz kedisiyle tanışırken yüzünde taşıdığı hayranlık-şaşkınlık karışımı ifade izleyicinin de duygularını yansıtıyor. (bu arada bağımsızlığına düşkün kedinin Holly ile paralelliğinin de altını çizmekte fayda var)

Kapısındaki bir "aşığından" kaçan Golightly'nin yangın merdiveninden Varjak'ın odasına girmesiyle kulede esir prensesi kurtarmaya gelen prens masallarını hatırlıyoruz. Yazar olarak üretimi olmadığından kendisinden yaşlı bir kadından "aşkı" karşılığı para alan esir prens Paul'u kurtarmaya yeni arkadaşı Holly geliyor. Bu noktadan sonra ikilinin kavgaları, barışmaları ve değişmeleriyle ilerleyen film, asla yavanlaşmadan, kitaptan ciddi anlamda farklı finaline ulaşıyor.

Blake Edwards'ın yönetmenlik özellikleri, adeta 3 sene sonra çekeceği The Party'nin eskizlerini yaptığı parti sahnesinde ve Holly'nin asabi üst kat komşusu Mr. Yunioshi'nin hal ve tavırlarında kuvvetli biçimde hissediliyor. Edwards, romantik sahnelerde ise en büyük desteği Henry Mancini'nin müziğinden, özellikle Moon River'dan alıyor.

Holly Golightly'ye yaşam veren Audrey Hepburn, o tarifi imkansız aktrislerden biri. İncecik yapısı, zerafeti ve konuşmasıyla her filminde büyüleyen Hepburn, iyi yazılmış bir karakterle bir araya geldiğinde efsaneler arasına yerleşiyor. Henry Mancini'nin Moon River'ini elinde gitarıyla, filmin tamamındaki havasına aykırı şekilde sessiz ve sakin söylediği sahne, sinema tarihinin klasikleri arasındadır. (Blake Edwards sahneyi çok sevmiş olacak ki The Party'de bir benzerini Hepburn'u andıran fransız Claudine Longet ile çekmiş.)

Hepburn'un karşısında dönemin jönlerinden George Pappard, Pappard'a para sağlayan zengin kadın olaraksa Patricia Neal rol alıyor. Golightly'nin önce rahatsız edip sonra gönlünü alıverdiği üst kat komşusu rolünde MGM'in eski yıldızlarından Mickey Rooney'i izliyoruz (ilginç bir not. Patricia Neal bir sahnede Pappard'a "Demek aşk gerçekten Andy Hardy'yi buldu" diyerek Rooney ve Garland'ın "Love Finds Andy Hardy"sine bir gönderme yapıyor) İki usta Buddy Ebsen ve Martin Balsam'ı yine nispeten küçük rollerde izlemek mümkün.

"Korktuğumda ama neden korktuğumu bilmediğimde Tiffany's'e giderim" diyor Holly Golightly ve beni de beraberinde götürüyor. Korktuğumda ya da üzüldüğümde Audrey Hepburn'un yanında buluyorum kendimi, eski bir dosta tekrar kavuşmak için. Moon River'ı bir kez daha dinleyince hayat daha güzel görünüyor.

I Could Go On Singing ****

Sinema tarihinin en parlak yıldızlarından Judy Garland'ın son filmi. Bilmem ki başka söze gerek var mı bu yazıyı açmak için?

MGM yıllarında sürekli neşeli müzikallerde yer alan, ağlasa da sonunda gülen Judy Garland'ın MGM sonrası "A Star Is Born"la başlayan, nispeten kısa, sinema kariyeri dramlardan oluşuyor. "I Could Go On Singing", Avrupa turnesinde bir Amerikan ses sanatçısı Jenny Bowman'ın (Judy Garland), Londra'da on gün içinde yaşadıkları üzerine. Eski sevgilisi David'i (Dick Bogarde), velayetini kendisine bıraktığı, annesinin yaşadığından habersiz oğlu Matt'i (Gregory Phillips) sadece bir kez görmek için ikna eden Bowman, David'in şehir dışına çıkmasıyla verdiği sözü unutup oğluyla daha fazla zaman geçirmeye başlar. David'in bu duruma tepkisiyle film ve dağınık çekirdek ailenin ikili ilişkileri zirve (veya dip) noktasını buluyor.

Senaryonun beni çok çektiğini söyleyemem. Londra manzaraları her ne kadar güzel olsa da tepe noktasına kadar film genelde ayak sürümüş, boş yere süreyi uzatmış gibi. Sunset Blvd'da Norma Desmond'ın "Sen eskiden büyüktün" diyen yazara "Ben hala büyüğüm, filmler küçüldü" diye cevap vermesini hatırladım izlerken. Sanki bu senaryo Garland'a biraz küçük gelmiş.

Senaryonun zorlandığı yerde Garland sahne alıp müzikal yıllarında çok görmeye fırsat bulamadığımız, çoğunlukla doğal, yeri geldiğindeyse sarsıcı oyunculuğunu "A Star Is Born"daki gibi sergileme fırsatı buluyor. İzlerken tarifi mümkün olmayan bir zevk alıyorsunuz. Ve tabii o muhteşem ses. Sözlere duygularını aktaran Garland, her parçayı yaşatıyor. Özellikle finaldeki "I Could Go On Singing"de 2 yaşından beri sahnede olan yıldızın en mutlu olduğu yerin, evinin sahne olduğunu farkediyorsunuz. Dick Bogarde, Jack Klugman, Aline MacMahon ve Matt rolünde Gregory Phillips Garland'ın oyununu tamamlıyor.

Garland'ın gençlik filmlerinden (Wizard Of Oz gibi) bir resmiyle bu filmden bir resmini yanyana koyunca önce iki resmin gözlerinde aynı parıltı, dudaklarında aynı gülümseme farkediliyor. Sonra yılların (ve diğer etkenlerin) yaptıklarına takılıyor gözler, hüzün kaplıyor içinizi. "I Could Go On Singing" alışıldık "mutlu" Garland filmi değil. Boşverin. Senaryosu da iyi değil. Onu da boşverin. Son kez Frances Gumm'ın yılların çürütemediği yeteneğine bırakın kendinizi.