11 Şubat 2006 Cumartesi

Walk The Line

Country-rock yildizi Johnny Cash'in hayatini izliyoruz, en onemli detaylariyla. Gereksiz ayrintidan kacinarak, mumkun oldukca muzige yol vererek.

Senaryo uzerine cok konusmanin anlami yok. Biyografi senaryolarinda benim sevdigim bos sozler ve olaylardan itinayla kacinilmasi, hayatin kilit anlarinin yakalanmasi. Gerceklere bagliligi hakkinda supheleriniz varsa Johnny Cash'in otobiyografisini kaynak olarak gostermesi onemli. Walk The Line aslinda bir degil iki muzisyenin hayatini isliyor. Johnny Cash ve hayati onunkine dolanmis olan June Carter.
Filmin kozu bence herseyden once oyuncu secimi. O sebepten oraya bir sapka cikaralim, sonra devam edelim. Joaquin Phoenix genelde kara filmlerin adami. Zaten Johnny Cash'in lakabi da Man In Black. Biliyorum sadece bir renk benzerligi ama Phoenix'in dram agirlikli filmlerdeki tecrubesi, hayati uyusturucu yuzunden dibe vurmus Cash'in durumunu perdeye tasimasinda yardimci oluyor. Simdi IMDB'den ogrendigime gore oyuncu alkolizm tedavisine baslamis. Ne yazik ki su siralar filmografisinde hic yeni bir eser yok. June Carter rolunde cogunlukla aptal sarisin, (tamam Election'da akilli sarisin) rolunde izledigimiz ve sohretinin zirvesine de Legally Blonde'da bu tarz bir rolle ulasan cep guzellerinden (1.57) Reese Witherspoon var. Bu kez kendisi esmer. Carpici guzelliginden hicbir sey kaybetmese de guzelligine takilmaya firsat olmuyor. Sesi, tarif olmaz mimikleri, nesesi, huznu, hatta sadece sahnede varligi agiz acik kalmak icin yeterli. Bir komedi aktrisinden ote oldugunu gosterip olgun donem rollerine hazirlaniyor, zira yasi geldi. Akademinin degerlendirme listesindeki bircok kriteri dolduruyor. aksanli konusuyor (teksas'in sevdigim bir seyi varsa o da aksani), sarki soyluyor, agliyor. bu sene bence oscar adayligi kesin, odulu belki. Bu iki genc yildizin altin kureyi aldi, oscar belki. reese witherspoon'un keskin hatli yuzunun karsisina Johnny Cash'in karisi olarak yumusak, daha bir kadinsi, anac yuzlu Ginnifer Goodwin oturtulmus. Hani bilincli bir tercih midir bilmem, makyajdan da pek anlamam ama sanki Reese'in keskin hatlari keskinlestirilirken, Ginnifer'in (bakiniz demek amerikada da nufus memurlari hata yapiyor. jennifer olacakken sen git ginnifer) yuz hatlari yuvarlak kalmis. Iki kadin arasindaki tezatin one surulmesi bakimindan faydali oldugunu dusunuyorum. Ote yandan Ginnifer hanimin rol yetenegine de saygilarimi sunup devam ediyorum.
Filmde bu insanlardan baska yuzunu gosterme sansi bulan fazla olmuyor. Yani, Cash'in saz takimi var ama pek tanindik arkadaslar degil. Bir tanesini Buffy'de izlemisim oradan tanidik geldi.
Filmin muzikleri beklendigi uzere dinlenir cinsten. Jukebox Blues, Get A Rhythm, Walk The Line, Cry Cry Cry her dakika dinlenen eserler arasinda yerini aldi.
ha bu arada. Filmin iki bas karakteri, Johnny Cash ve June Carter bana fena halde Christopher Guest'in A Mighty Wind'inden Mitch ve Mickey'i hatirlatti. Hani diyorum bir ilham, bir kivilcim. Ilginc baglantilar bunlar.

25 Ocak 2006 Çarşamba

Junebug

Junebug adini ilk kez 2005 Broadcast Film Critics Association odullerini izlerken duydum.

Yardimci kadin oyuncu odulu anons edilip Amy Adams sahneye firlayinca, bes kat makyajin altinda da olsa gozum bir yerlerden isirdi guzelligini. IMDB'de ufak bir arama kendisiyle en yakin Office'teki yardimci oyunculugu sirasinda karsilastigimizi daha once ise Catch Me If You Can'de izleyip hayran kaldigimizi hatirlatti. Junebug'dan gosterilen ufacik klip oyunu hakkinda iyi isaretler de verince Junebug kiralama listesinin ilk sirasina yerlesti.

Chicago'lu sanat galerisi sahibi, biraz amerikanin seckin sinifindan sayilabilecek, Madeleine, bir muzayede sirasinda tanistigi adamla evlenir. Kendisi gibi sandigi kocasini tanimaya, ailesini ziyarete, North Carolina'nin ufak kasabalarindan birine gittiklerinde baslar. Ziyaret sebepleri aile degildir gerci, yakinlarda yasayan bir gizli ressami kesfetmek uzere, yani is icin, gelmisken aileyi de ziyaret etmis olurlar. Her mesgul bireyin yaptigi gibi "bir tasla iki kus" vurmaktir amac (himm, tanidik geliyor). Bu ziyaret, ogluyla gurur duyan bir anne, dunyanin sorunlarindan ve cevresinde olanlardan kendini az cok soyutlamis, boslukta suruklenir gibi gezinen baba; abisinden, belki de gittigi icin, nefret eden kucuk kardes ve kucuk kardesin hamile karisindan olusan, klasik orta sinif amerikan ailesinde heyecan yaratir. En cok da evin biraz hiperaktif ve polyanna seviyesinde iyimser, hamile gelininde (Amy Adams). Aileye katilan yeni gelin de ister istemez uyum sorunu yasar, yillar sonra evini ziyaret eden abi de. Tum bu sorunlar ve tanimalar karmasasi alisilageldik senaryolarin disinda, alisilmadik bir dogallikla bir araya gelerek, baglanabileceginiz, kendi yasaminizdan hatirlayabileceginiz karakterleri ve cok sasirtmasa da kopamayacaginiz olay orgusunu olusturuyor.

Dusuk butcesini hic de belli etmeyen bir yonetmene sahip Junebug. Filmografisi cok kalabalik olmayan Phil Morrison her karesinde bir sinema guzelligi yakalamis. Kucuk sehirlerde yasayan orta sinif ailelerin hayatini bir yabancinin gozuyle aktarirken, bazen sessizlikte, bazen akan diyalog sirasinda kamerasini bosluklarin veya hareketsiz insanlarin uzerinde dolastirarak hafif bir bunalim atmosferi olusturmus. Hemen akabindeyse kahkahalarinizi tutamadiginiz dogal bir komedi sahnesiyle topladigi kara bulutlari dagitivermis (hadi canim, kimin hayati boyledir ki). Filmin duragan havasina uygun olarak yer yer sahne degisimine denk getirdigi ufacik, yakalamasi bile zor anlarla karakterlerin yakinlasmasini goze sokmadan hissettirmis.

Muzik olarak dikkat ceken basta ve sonda calan Harmour Love vardi bir de birkac sahnede arkadan belli belirsiz duyulan bir Christmas sarkisi, hani gider ya "silent night" diye. Love Actually'de Keira Knightley'nin platonik aski kendisine kapi onunde ilan-i ask ederken caliyordu hani.

Karakterler uzerinde duran bu filmin dayanagi tabii ki oyunculari. Chicago'lu yeni gelin rolunde, ki basrol sayiliyor sanirim, Embeth Davidz'i belki onceki birkac filminden hatirlarsiniz. Kocasi rolunde Alessandro Nivola da ayni durumda. Evin annesi olarak benzer rollerde bolca izledigimiz Celia Weston'u goruyoruz. Baba rolunde de uzun yillardir sinemada olan Scott Wilson var. Evin biraz asabi kucuk oglu olarak O.C dizisinden Benjamin McKenzie'yi izliyoruz. Filmin yildizina basta degindim ama en sonda tekrar bir ovgu saganagina tutmak isterim kendilerini. Gunumuz sinemasinin bir diger masum ve az gorunen yuzu Amy Adams, Junebug'in, bence, basrolunde. Yukarida bahsettigim iyimser, neseli, hiperaktif, hamile Ashley'i oynuyor. Boylesine bir karakteri gercekle baglantisini koparmadan, ekrandan firlayip yaniniza gelecekmiscesine canlandiriyor. Agladiginda yaninda olup avutmak, guldugunde eslik etmek istiyor insan. Bu sene aldigi oduller basarisini ortaya koyuyor ama ben yine de belirteyim, senenin en iyi performanslarindan biri. Ve Amy Adams da umarim yakin gelecegin en sevilen oyuncularindan biri olacak. DVD'sini ele gecirirseniz, oyuncu secimi klipleri var. 15 dakika boyunca Amy Adams'in rolunun ilk eskizlerini sahnelemesini izlemek eglenceli.

Amerika'da ve tahminen her yerde, buyuk sehirlerde yasayanlar temel insan duygularindan uzaklasmis olarak gorulur, ki haklilik payi da vardir. Junebug tam bu noktaya parmak basip dusunduruyor insani. Insan olmak uzerine. Bagimsiz sinemanin tadini doyasiya yasayabileceginiz kacirilmayacak bir film. Bu arada, eger izlerseniz, "I love you" kalibinin nerelerde kullanildigini takip etmenizi oneririm.

March Of The Penguins

Le Peuple Migrateur'u hatirliyoruzdur. Gocmen kuslarla beraber hayat dersleri almis, belgesellerin eglenceli olabilecegini gormustuk. Bu da ayni akimdan.

Bu kez antartika'ya gidip kral pengueni (bilmiyom iste emperor penguin diyo) pesine dusuyoruz. Bu arkadaslar her sene ureme doneminde buzun kalin oldugu bir noktaya denizden cikip bir hafta kadar yururmus, sonra ciftlesip, yavru falan cikarip donermis. Bu arada tabii uzun sure ac kaliyorlar, cunku denizden uzaktalar. Simdi penguen hakkaten komik bi hayvan. Biyologlara gore kus, ama anneannem baksa tahminen balik der, dedem misinayi hazirlar. Ote yandan elemanlar tum aerodinamik zorluklara ragmen bir de ayaklanip yuruyor. Hayir, o tamam da, bir de tek sira. Sonra yumurta falan. Civciv, cok seker. Biraz ele avuca gelince gidip sevesi geliyor insanin. Muzik, buzlu goruntuler (beyaz ortami cekmek cok zormus diyo, bizim fotografci bi abla var da o). aman bilemedim ne desem. Cok seker ya. Oturun izleyin, kendinize 1.5 saatlik bir tatil yaratin. Migrateur'deki gibi huzunlu sahneleri de var ama soylemedi demeyin.

Kung Fu Hustle

Broadcast Film Critics Association en iyi yabanci film secince, ben de "nooluyo len bana haber vermeden" deyip bir izledim.

Simdi efenim Crouching Tiger Hidden Dragon'u hatirliyo muyuz? Boyle ucan kacan insanlar. Bu onun biraz daha az cin masali, biraz daha fazla kung fu iceren ve jean pierre jeunet'nin erken donem filmlerine benzeyeni. Hakkaten goruntu yonetimini, biraz zorlama da olsa, fena yapmamislar. Gercek oyuncularla cizgi film tadina ulasmislar. Ote yandan ben anlamam ama Kung Fu sahneleri de fena degildi heralde. Catir cutur millet daliyordu birbirine. Hani bir yerden de Uma Thurman burnunu cikarsa Tarantino filmi diyecektim. Muzikler fena degil. Sabre Dance var misal. Yani genel toplamda benim ilgi alanimda olmasa da bir is yapilmis, caba sarfedilmis, aferin ulen keratalar denip oturup izlenebilir.

Bewitched

When Harry Met Sally'yi yazan, You've Got Mail'i yazip yoneten Nora Ephron'dan pek de begenilmeyen bir romantik komedi.

Tahminen hepimizin kucuklugunun tatli cadisi Samantha'nin (bakmayin sonradan cikti Sabrina falan) Bewitched dizisinin tekrar cekimini konu aliyor. Tekrar cekiminin perde arkasina geciyoruz ama. Kendini begenmis aktor Will Ferrell, Samantha rolunde onun ununun golgesinde kaybolacak taninmamis bir oyuncu istiyor ve tesadufen gercekten cadi olan Nicole Kidman'i buluyor. Tabii Nicole insanotesi tatliligiyla sette ilgileri ustune cekmeye baslayinca carsi karisiyor. Iyi baslayan, ortalara dogru yazarlarin ogle yemegine cikmasiyla tahminen katin temizlik gorevlisinin senaryoya el attigi, sonra yazarlarin gelip tamamladigi, bazen sulu, bol sihirli-buyulu, Ephron'un hemen yukarida adi gecen komedilerinin yaninda derhal unutulabilecek bir filmi olmus.
Filmi benim icin izlenir kilan tek sey Nicole Kidman'in oyun yetenegi idi. Evet, evet, dogru okudunuz. Bu kadar az begenilen bir filmin guzeller guzeli basrol oyuncusu tabii farz olarak yerden yere vurulacaktir ama Nicole bence, hani o yildizlastigi rolleri ayarinda olmasa da, harika bir cadi rolu cikariyor. Bildik aptal sarisin onyargilarina, cadiliktan insanliga gecmeye calisan Samantha'nin safliklarini da ekleyip ucuk hal ve tavirlardan siddetle sakinarak dogala yakin (cadi abi bu nasi dogal, nereye dogal) bir is cikariyor. Will Ferrell onun karsisinda alistigi alan olan fiziksel komedisini oynuyor. Michael Caine, Shirley Maclaine ekibin agir abi ve ablasi. Jason Schwartzmann bagimsiz sinemadan populer sinemaya bir gecis denemesinde. Son olarak da senenin tartismasiz buyuyen isimlerinden Steve Carrell cikip kendine has komedisinden bir bolum sergileme sansini buluyor.
Genel toplamda cok iyi olmasa da Nicole hatrina belki.

Anlat Istanbul

Bes tane bilindik masali, fareli koyun kavalcisi, pamuk prenses ve yedi cuceler, kulkedisi, uyuyan guzel ve kirmizi baslikli kiz, birbirine dolanmis bes hikaye olarak istanbul'a uyarlamis Umit Unal.

Ingilizlerin son donem romantik komedilerini hatirlatan fikir hic fena degil. Ama filmin hafif karamsar havasi hayallerimin guzeli Istanbul'a uymadigi icin biraz faz farki oldu filmle aramizda. Cekimlere itirazim da Istanbul'un cok az kullanilmasindan dolayi. Woody Allen'in NY icin yaptigini Istanbul'da gerceklestirecek bir yonetmen ariyorum. Uzak'ta biraz vardi istanbul'un guzelligi. Bu filmde de biraz var. Ama yardimci roller yeter, basrole cikmali artik Istanbul.
Oyunculara goz atarsak. Altan Erkekli, Ozgu Namal, Erkan Can, Cetin Tekindor, Azra Akin, Nejat Isler, Yelda Reynaud, Guven Kirac, Secket Coruh, VJ Bulent, Nurgul Yesilcay, Fikret Kuskan benim tanidigim isimler. Guven Kirac, escinsel bir erkegi her zamanki dogal havasiyla oynuyor, Azra Akin ilk sinema denemesinde fena degil, Nurgul Yesilcay muh-te-sem. Kendisini yillar once bir dizide, ikinci bahar, gorup de niye sevdigimi hatirlatan, turk oyunculari adina umit veren bir performans. Pamuk Prenses bolumunde cuce rolunde oynayan oyuncu hic olmamis. Hadi tamam cuce oynasin rolu de, konusmalarini dublaj yapiverseydiniz be abim, soyle iyi konusan birine. Tamam biliyorum o fizikte oyuncu bulmak zor ama o bolumun basrolu olarak butun keyfi aldi. Bazi karakterler de fazlasiyla abartiya ve karikature kacmis, olmamis.
Senaryosu, benim hayallerime uymasa da, istanbul biraz az gorunse de, oyuncularinin bazilari ortanin altinda kalsa da, anlat istanbul genelde kaliteli bir film olmus. Turk sinemasi sacma salak gise filmleriyle patlama yaparken boylelerinin de cikmasi sevindirici. Ustelik sanirim hic manken oyuncu yok bu filmde. (Azra Akin sayilmaz, oyunculuga niyetli gibi o)

15 Ocak 2006 Pazar

The Constant Gardener

2002'de City Of God ile buyuk gurultu koparan Fernando Meirelles'in Afrika'ya uzanan filmi.

Baskahramanimiz Ingiltere'nin Kenya temsilciliginde calismaktadir. Bir de hiperaktif, insan haklari savunucusu karisi vardir. Karisi sorularla dolu bir sekilde olup gidince kahramanimiza katilleri bulmak duser. John LeCarre romanindan senaryolastirilmis. Klasik bir gizem-gerilim filminin (mystery thriller, turkceye cevirince boyle oldu) geregi olarak her dakika herkesin kimligi degisiyor. Kimin dogru kimin yalan soyledigini bilmeden adim adim baskahramanla beraber ipuclarinin pesinde kosuyoruz ve tabii her adimda afrika'da buyuk ilac firmalarinin yaptiklarinin bir yenisini ogrenerek. Gunahi yazanin boynuna, ne kadar dogrudur bilinmez ama hani dogruysa doktora sonrasi kariyer seciminde ciddi ciddi gozonunde bulundurulmasi gereken bir film ve kitap (ha biz bunu bowling for columbine'dan sonra da dedik, gitmesek mi amerika'ya dedik. gitmesek mi diye dusundugumuz arkadas cidden gelmedi buraya, ben naaptim, geldim buraya, ne buldum? hic girmeyelim, ama netce itibariyle unutuluyor. O yuzden biriniz bana hatirlatsin, genetikci, the constant garderner'i dusun falan desin)
Meirelles, malum goruntu ve kurgusuyla alabildigine oynamayi seven bir yeni kusak yonetmeni. Bu da ilginc aslinda. Cok eski kusaga bakin, Orson Wells misal, kurgu icin de rus Eisenstein, onlar oynarmis kurguyla kamerayla, bu yeni aletin neler yapabilecegini gormek icin, sonra bir klasik donem var. Senelerce belli cekimler, kurgular. Simdi de var klasik cekimler oyle hala ama yeni kusak dedigim gibi yerinde durmuyor. Bir Christopher Nolan (Memento), Darren Aronofsky (Requiem For A Dream, kendileri Rachel Weisz ile berabermis, hatta bir de bebeleri yoldaymis, haber edeyim) ve tabii burada izledigimiz Fernando Meirelles en acik ornekler. Kurgusuyla dedik cok oynuyor Meirelles, ote yandan hos bir goruntu yonetimi kullaniyor. Insanlari israrla perdenin en kosesine kadar ittirmek gibi bir takintisi var. Sanki boyle biraz bosluk yaratmak istercesine. Evet efendim uzatmiyoruz, kendileri kamera kullanimi ve kurguyla senaryoyu perdeye en guzel sekilde aktariyor tebrik ediyoruz.
Basrolde Ralph Fiennes var. (faynis okunuyomus bunun soyadi, ben hep finnis falan gibi dusunurdum) Bu sene ozellikle erkek oyuncu dalinin tika basa dolu olmasi sebebiyle ne altin kure ne de diger adayliklardan pek alamamis, ama iyi. Karsisinda sinemanin masum ve karabatak yuzlerinden, bir gorunup bir kaybolan mealinde, Rachel Weisz var. Mummy'yle tanidigimiz bu oyuncu ablamiz da iyi bir performans sergiliyor. Bill Nighy var. Love Actually'deki manyak rock'ci dayi. Bu sefer son derece farkli bir rolde. Saka maka bu sene ingiliz filmleri isgal etti sinemalari. Ne dersiniz, ingiliz sinemasi silkinip kendine mi geliyor? Hollywood'a iyi alternatif oldu sipalar. Ha Hollywood ne uretti bu sene? Onu sonra tartisiriz.